KOCAELİ – ÇAYIROVA: Aziz İhsan Aktaş davasında örgüt kurma ve örgüt üyeliği suçlamaları bakımından verilen beraat kararları, ceza soruşturmalarının hukuki sınırları, tutuklama tedbirleri ve seçilmiş siyasetçilerin görevlerinden uzaklaştırılması tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanlığı adına Hacı Filik tarafından yapılan değerlendirmede, dosyanın yalnızca sanıklar hakkında verilen kararlar üzerinden değil, yaklaşık bir buçuk yıllık soruşturma sürecinin ortaya çıkardığı hukuki, idari ve siyasi sonuçlar bakımından da ele alınması gerektiği vurgulandı.
Filik, özellikle soruşturmanın başlangıcında kamuoyuna “suç örgütü” çerçevesinde yansıyan dosyanın geldiği son aşamada örgüt suçlamaları bakımından beraat kararları verilmesinin, hukuk devletinin temel ilkeleri açısından ciddi sorular doğurduğunu belirtti.
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanlığı’nın değerlendirmesinde, örgüt suçundan verilen beraat kararının dosyada bulunan diğer suçlamaları otomatik olarak ortadan kaldırmadığına özellikle dikkat çekildi.
Açıklamada, herhangi bir kişinin örgüt üyesi olmadan da başka bir suçtan sorumlu tutulabileceği, şirket veya kişilerin örgüt yapılanması oluşturmadan farklı hukuki ihlaller gerçekleştirebileceği belirtilirken, her suçlamanın kendi delilleri üzerinden değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.
Ancak asıl tartışmanın başka bir noktada düğümlendiği kaydedildi.
Filik’in değerlendirmesine göre, mahkemenin örgüt suçunun oluşmadığı yönündeki kararı sonrasında şu soruların kamuoyunda tartışılması gerekiyor:
Soruşturmanın başlangıcındaki örgüt iddiası hangi somut delillere dayanıyordu?
Bu iddia doğrultusunda uygulanan tutuklama ve diğer koruma tedbirlerinin hukuki gerekçeleri neydi?
Örgüt suçlaması kapsamında yürütülen soruşturmanın seçilmiş belediye başkanları ve kamu görevlileri üzerindeki sonuçları nasıl değerlendirilecek?
Soruşturma sürecinde ortaya çıkan siyasi ve idari sonuçların hukuk devleti bakımından karşılığı nedir?
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanlığı adına yapılan değerlendirmede, hukuk devletinin en temel güvencelerinden birinin masumiyet karinesi olduğu hatırlatıldı.
Tutuklamanın bir ceza değil, istisnai bir koruma tedbiri olduğu belirtilerek, kişilerin kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadan özgürlüklerinden uzun süre mahrum bırakılmasının ancak güçlü ve somut hukuki gerekçelerle açıklanabileceği ifade edildi.
Açıklamada, tutuklama tedbirinin fiilen cezalandırma sonucunu doğurması halinde hukuk devleti açısından ciddi bir sorun ortaya çıkacağına dikkat çekildi.
Çünkü mahkeme sonunda beraat kararı veren bir kişiye, geçen zamanın geri verilmesinin mümkün olmadığı vurgulandı.
Kaybedilen özgürlük süresinin, kamu görevinden uzak kalınan dönemin, siyasi temsil üzerindeki etkinin ve toplum nezdinde oluşabilecek itibar kaybının yalnızca sonradan verilecek bir beraat kararıyla tamamen ortadan kaldırılamayacağı ifade edildi.
Dosyanın yalnızca ceza hukuku açısından değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Filik, seçilmiş siyasetçiler hakkında uygulanan tutuklama ve görevden uzaklaştırma tedbirlerinin demokratik temsil açısından da ayrıca ele alınması gerektiğine işaret etti.
Seçimlerde vatandaşların oylarıyla göreve gelen belediye başkanlarının soruşturma veya kovuşturma süreçlerinde görevlerinden uzaklaştırılmasının yalnızca ilgili kişi bakımından değil, o kişiye oy veren seçmenler bakımından da sonuç doğurduğu belirtildi.
Bu nedenle seçilmiş kamu görevlileri hakkında uygulanacak koruma tedbirlerinin, bireysel özgürlüklerin yanında demokratik temsil ilkesini de dikkate alması gerektiği savunuldu.
Açıklamada, “Bir belediye başkanı hakkında ciddi ve somut suç delilleri varsa elbette yargılama yapılmalıdır. Ancak soruşturma süreci hiçbir siyasi görüşe göre farklı işletilmemeli; hukuk iktidarın da muhalefetin de üzerinde olmalıdır” anlayışı öne çıktı.
Filik’in değerlendirmesinde, son dönemde hukuk literatüründe tartışılan “düşman ceza hukuku” kavramına da dikkat çekildi.
Alman hukukçu Günther Jakobs ile özdeşleşen “Feindstrafrecht” kavramının, devletin kişiyi yalnızca işlediği iddia edilen fiil üzerinden değil, potansiyel bir tehdit olarak değerlendirmesi ve ceza muhakemesi güvencelerinin bu yaklaşım nedeniyle zayıflaması tehlikesine işaret ettiği hatırlatıldı.
Bu kavramın Türkiye’deki herhangi bir dava hakkında doğrudan ve kesin bir niteleme olarak kullanılmasının doğru olmayacağı belirtilirken, Aziz İhsan Aktaş dosyasının bu açıdan tartışılması gereken önemli bir örnek olduğu ifade edildi.
Çünkü hukuk devletinde temel yaklaşımın;
iddia → delil → yargılama → hüküm
sıralaması içerisinde ilerlemesi gerektiği vurgulandı.
Buna karşılık, kişinin henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyeti bulunmadan uzun süreli özgürlük kısıtlamalarıyla karşı karşıya kalması ve siyasi veya idari sonuçların ortaya çıkması halinde, ceza muhakemesinin amaçları ile koruma tedbirlerinin fiili sonuçları arasındaki sınırın sorgulanması gerektiği kaydedildi.
Açıklamada etkin pişmanlık mekanizmasına ilişkin değerlendirmeler de dikkat çekti.
Etkin pişmanlığın hukuken öngörülmüş bir kurum olduğu ve suçların ortaya çıkarılmasında soruşturma makamlarına katkı sağlayabileceği kabul edilirken, bu kapsamda verilen beyanların başka somut delillerle desteklenmesinin önemine vurgu yapıldı.
Bir şüpheli veya sanığın kendi hukuki durumunu iyileştirmek amacıyla başka kişiler hakkında beyanda bulunabileceği ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiği ifade edildi.
Bu nedenle bir kişinin beyanının;
ve diğer bağımsız delillerle desteklenip desteklenmediğinin araştırılması gerektiği belirtildi.
Açıklamada temel ilkenin, “Bir anlatının varlığı değil, o anlatının somut delillerle doğrulanması” olması gerektiği vurgulandı.
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanlığı adına yapılan açıklamanın dikkat çeken yönlerinden biri de dosyanın siyasi bir slogan üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğine yönelik mesaj oldu.
Örgüt suçundan beraat kararının, diğer suçlamaların otomatik olarak düşmesi anlamına gelmediği ifade edildi.
Açıklamada, “Örgüt suçundan beraat edildi diye bütün soruşturma baştan sona hukuksuzdu” şeklindeki kesin bir yaklaşımın da hukuk devleti açısından doğru olmayacağı belirtildi.
Buna karşılık, örgüt suçlamasının soruşturmanın başlangıcında oluşturduğu hukuki çerçevenin ve bu çerçevenin doğurduğu sonuçların mutlaka incelenmesi gerektiği kaydedildi.
Bu yaklaşımın, hem suçla mücadele edilmesini hem de masumiyet karinesinin korunmasını aynı anda savunmayı gerektirdiği vurgulandı.
Hacı Filik’in değerlendirmesinde siyasi tarafsızlık vurgusu da öne çıktı.
Hukukun yalnızca iktidar veya muhalefet mensuplarını koruyan bir mekanizma olamayacağı belirtilerek, aynı hukuk kurallarının herkes için eşit biçimde uygulanması gerektiği ifade edildi.
Açıklamada, siyasi kimliği ne olursa olsun suç işleyen kişinin yargılanması gerektiği, ancak siyasi kimliği nedeniyle herhangi bir kişinin peşinen suçlu kabul edilmesinin de hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacağı vurgulandı.
Bu kapsamda;
“Suç varsa soruşturulsun, delil varsa yargılansın, suç sabitse ceza verilsin; ancak siyasi kimlik hiçbir zaman suçluluk ölçütü haline getirilmesin.”
anlayışı öne çıkarıldı.
Dosyanın demokratik boyutuna da dikkat çekilen değerlendirmede, seçilmiş belediye başkanları hakkında uygulanan görevden uzaklaştırma ve benzeri tedbirlerin yalnızca sanıkların değil, seçmenlerin de iradesini etkilediği ifade edildi.
Seçimlerin demokratik sistemin temel araçlarından biri olduğu belirtilerek, seçilmiş yöneticiler hakkında yürütülen adli süreçlerde hem yargının bağımsızlığının hem de seçmen iradesinin korunmasının büyük önem taşıdığı kaydedildi.
Bu noktada hukukun, suçla mücadele ile demokratik temsil arasında denge kurması gerektiği ifade edildi.
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanlığı tarafından yapılan değerlendirmede, açıklanan hükümlerin ardından gerekçeli kararın önemine de dikkat çekildi.
Örgüt suçundan beraat kararının hangi hukuki ve delil değerlendirmelerine dayandığının gerekçeli kararla birlikte daha ayrıntılı biçimde ortaya çıkacağı belirtilirken, dosyanın tüm yönleriyle değerlendirilmesinin ancak gerekçeli kararın incelenmesinden sonra daha sağlıklı yapılabileceği ifade edildi.
Bu nedenle siyasi değerlendirmelerin yanı sıra hukukçuların, akademisyenlerin ve ilgili kurumların gerekçeli kararı ayrıntılı biçimde incelemesi gerektiği kaydedildi.
Hacı Filik adına yapılan değerlendirmede son olarak hukuk devletinin temel ölçütünün, kişinin siyasi kimliğine göre değil, delil ve hukuk kurallarına göre değerlendirilmesi olduğu vurgulandı.
Açıklamada, suç işlediği somut delillerle ortaya konulan kişilerin siyasi kimliği nedeniyle korunmaması gerektiği gibi, siyasi görüşü nedeniyle herhangi bir kişinin de peşinen suçlu kabul edilmemesi gerektiği belirtildi.
Bu çerçevede Aziz İhsan Aktaş davasının yalnızca bir ceza davası olarak görülmemesi gerektiği, dosyanın Türkiye’de tutuklama tedbirleri, masumiyet karinesi, etkin pişmanlık, seçilmişlerin görevden uzaklaştırılması, siyasi temsil ve hukuk devleti ilkeleri bakımından geniş bir tartışma alanı oluşturduğu ifade edildi.
Dosyanın geldiği noktada en temel sorunun bu olduğu belirtiliyor.
Örgüt suçlaması bakımından verilen beraat kararlarının ardından, soruşturma sürecinde ortaya çıkan tutuklama, görevden uzaklaştırma ve siyasi temsil üzerindeki sonuçların da hukuk devleti perspektifinden değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Çünkü hukuk devletinde amaç yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir.
Aynı zamanda suçsuzun cezalandırılmasını engellemek, masumiyet karinesini korumak, tutuklamayı istisnai tutmak, seçilmişlerin demokratik meşruiyetini gözetmek ve devletin bütün vatandaşlarına aynı hukuk güvencesini sağlamak da hukuk düzeninin temel görevleri arasında bulunuyor.
Aziz İhsan Aktaş davasının bundan sonraki süreçte yalnız mahkeme salonlarında değil, hukukçular, siyasetçiler, akademisyenler ve kamuoyu tarafından da tartışılmaya devam etmesi bekleniyor.
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanlığı adına Hacı Filik’in değerlendirmesi ise tartışmanın merkezine şu soruyu yerleştiriyor:
Bu soru, yalnızca Aziz İhsan Aktaş dosyasının değil, Türkiye’de ceza adaletinin geleceği açısından da tartışılması gereken temel başlıklardan biri olarak öne çıkıyor.