Sendikacı Veli Beysülen makalesinde; 13.04.2026 tarihinde bu köşede yayınlanan, “ARA ZAM BEKLENTİ DEĞİL ZORUNLULUK” başlıklı yazımda, Türkiye’de son yıllarda özellikle iktidar blokunun adına ısrarla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dediği tek adam yönetimine geçilen 2018 yılından bu yana Tüketici Fiyat Endeksinin (TÜFE), yani enflasyonun yüksek seyrettiğini vurgulamıştım. Nitekim aynı yazıda, sisteme geçişin hemen öncesinde, 2017 yılında %11,92 olan yıllık TÜFE oranının, ikinci yarısında tek adam yönetimine geçilen 2018 yılında %20,30’a fırladığını, 2019 yılında 2017 yılı seviyesine gerilediğini ve yıllık bazda %11.84, 2020 yılında ise hafif bir kıpırdama ile %14,60’a yükseldiğini belirtmiştim. Kuşku yok ki bu iki yıl, yeni sistemin alt yapı çalışmalarının yapıldığı ve tek adam yönetiminin uygulanmasına geçişi tamamlamak üzere kanun, kararname ve yönetmelik düzenlemelerinin yürürlüğe konduğu yıllardır. Maalesef bu çalışmalar tamamlanıp, sisteme geçişin etkilerinin görülmeye başlanmasından itibaren, TÜFE hızla tırmandı. Nitekim TÜFE oranları sırasıyla, 2021 %36,08, 2022 %64,27, 2023 %64,77, 2024 %44,38, 2025 %30,38 oldu. Tüm bu rakamlar, Türkiye’de enflasyon yüksekliğinin süreklilik arz ettiğini gösteriyor.
O zaman enflasyon artışını dönemsel iç ve dış gelişmelere bağlamak doğru bir tespit değildir. Kaldı ki gerek bağımsız kuruluşlar gerekse ülke ekonomisi ile piyasa hareketlerini yakından takip eden iktisatçılar, TÜFE artış oranlarının TÜİK’in açıkladığı bu oranların çok daha üstünde olduğunu sürekli söylüyor ve yazıp çiziyorlar. Nitekim Bağımsız Enflasyon Hesaplama Grubu (ENAG) TÜİK’in açıkladığı oranın yaklaşık iki katı oranlar açıklamaktadır.
Tüm bu gerçeklere rağmen, Nisan ayı TÜFE oranının %4,18 olarak açıklanmasının ardından, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Enflasyondaki yükselişin geçici olduğunu değerlendiriyor ve dezenflasyonun devam etmesini öngörüyoruz.” Diye açıklama yaptı. Bakana göre, enflasyonda ki artış; Jeopolitik gelişmelerin enerji ve emtia fiyatlarını artırmasından kaynaklı geçici artıştır. Bakan, “kalıcı fiyat istikrarını sağlayarak, vatandaşlarımızın refahını artıracak politikalarımızı kararlılıkla uygulamayı sürdüreceğiz” diyor.
Enflasyonda ki yükselişi, dış kaynaklı gelişmelere bağlayan tek kişi Bakan Şimşek değil. Nitekim Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’da katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşma da nisan ayı enflasyon verilerinde, savaşın etkilerinin net şekilde görüldüğünü belirterek, “Enflasyonda orta vadeli görünümün bozulmasına izin vermeyeceğiz” dedi ve enflasyon istediğimiz noktaya gelinceye kadar, sıkı para politikasına devam edeceklerini eklemeyi de ihmal etmedi. Ne derlerse desinler, son yıllarda yaşadıklarımız, enflasyonun yükselmesinin geçici olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Evet, yukarıya aldığım rakamlar Hazine ve Maliye Bakanı ile Merkez Bankası başkanını doğrulamıyor. Zira Türkiye’de yüksek enflasyon, süreklilik kazanmış bulunuyor. Bunun temel nedeni ise iktidarın toplumdan topladığını sermayeye aktarmasıdır. Kuşku yok ki, faiz, rant gelirleri, ballı ihaleler, vergi bağışları ve teşviklerin yanı sıra yüksek enflasyonda kaynak aktarmanın araçlarındandır.
Ekonomi yönetimi, her ne kadar yüksek enflasyonu Orta Doğu savaşına bağlamaya çalışsa da asıl suçlu; uyguladığı ekonomi politikası ile enflasyonu azdıran 24 yıllık iktidardır. Zira uyguladığı ekonomi politikası, zaten bozuk olan gelir dağılımını daha çok bozarak, bir avuç süper zengini daha da zengin ederken, toplumun yüzde 80’ini yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm ediyor. Kısacası yüksek enflasyon ve yoksulluk, bu düzenin ve onun direksiyonunda oturan iktidarın, vergi toplama ile gelirin dağılımında ki sınıfsal tercihlerinin yanı sıra dünyadaki gelişmeleri doğru okuyamamasının sonucudur.
Kuşkusuz ekonomik anlamda bu ülkenin en büyük sorunu, gelirde ve vergide adaletsizliktir. Buna rağmen iktidar TBMM’ye sunduğu vergi barışı paketiyle, sermayeye vergi kıyakları getirmeye hazırlanıyor. En zengin ile en yoksulun aynı miktarda ödedikleri dolaylı vergilerin, toplam vergi gelirleri içinde ki payı %70’ler seviyesine yükselip, bordro mahkumlarının aylıklarından tevkif usulüyle kesilen gelir vergisinde yük çalışanların sırtındayken, şirketlerin ödedikleri kurumlar vergisinde kolaylıklar sağlama hazırlıkları yapan iktidar, kaynağına bakmaksızın yurtdışından gelecek paradan vergi almamak üzere, düzenleme yapmak için, TBMM’ye kanun teklifi vermiş bulunuyor. Zira Türkiye’de ekonomik istikrarı veya büyümeyi, sermayenin istikrarı ve gelirinde ki artışa paralel gören, sermaye mutluysa ekonomi iyi gidiyor anlayışı hâkim. Nitekim iktidar, sözcüleri Cumhurbaşkanı ve bakanlar tüm konuşma ve açıklamalarında, sermayeye kolaylıklar sağlamaktan bahsedip, verdikleri teşvikleri ballandıra ballandıra anlatıp, ülkenin büyümesiyle övünürken toplumun emekçi kesimlerini daha çok yoksullaştırdıklarını görmezden geliyorlar.
Türkiye son yıllarda, gıda enflasyonunun çok yüksek seyrettiği ülkedir. Bu durum oldukça riskli, riskli olduğu kadarda düşündürücü bir durumdur. Zira gıda enflasyonun yüksekliği, toplumun emekçi katmanlarının, hayati öneme sahip temel gıda ürünlerine ulaşamaması demektir. Bunun en temel nedeni, bir tarım ülkesi olan Türkiye’de tarımın bitirilmiş olmasıdır. Maalesef ülke de eskiden teşvik, sübvansiyon ve ürünün, üretim alanından devlet tarafından alınıp, işlenerek tüketiciye ulaştırılması uygulamaları terk edilirken, üreticilerin örgütlü bir şekilde desteklendikleri kooperatifçilik bitirildi. Tarımda ve hayvancılıkta kendi kendine yetecek potansiyeli bulunan, Türkiye’de yetişen birçok tarım ürünü artık dışarıdan alınıyor. Maalesef başta et hayvansal gıda ürünlerinin çoğunluğu yurtdışından ithal ediliyor.
Kuşkusuz ülkede, enflasyon, faiz, büyüme gibi başlıklar gündemi meşgul etse de iktidarın izlediği ekonomik politika nedeniyle, daha uzun zaman çalışan ve daha çok üreten emekçilerin daha az kazanmaları büyük sorun. Bugün ülke de insanlar, hiçbir veriye gerek kalmadan, günlük yaşamlarında yoksulluğu iliğine kadar yaşıyorlar. Kısacası yoksulluk, veriye gerek kalmadan insanların yaşadıkları gerçekliktir. Zira ücretler görece artıyor gibi görünse de hayat pahalılığı daha hızlı artıyor. Çünkü sermaye kendisini yeniden üretme potansiyeline sahipken ve çeşitli araçlarla sürekli büyürken, emek bu imkana sahip değil. Zira emekçi, üretimden pay alan değil, aldığı sabit ücretle kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamaya çalışandır.
Yazılarımda zaman zaman özellikle İkinci emperyalist paylaşım savaşından (İkinci Dünya savaşı) sonra, reel sosyalizm tehdidinden korkan kapitalist sistemin, sosyal devleti bünyesine monte ettiğini yazarım. Sosyal devlet uygulamaları ile kapitalist devletler, emeği koruyan yasalar çıkardılar. Çalışma süreleri sınırlandırıldı. Çalışanları korumak üzere asgari ücret uygulamaları başladı, sosyal güvenlik sistemleri kuruldu. Böylece 20’nci yüzyılın ikinci yarısı emek ile sermaye arasında görece daha dengeli bir dönem oldu.
Ne var ki bu denge uzun sürmedi. 1980’lerde yeni liberalizmin öne çıkması ile 1990’larda reel sosyalizmin geri çekilmesinden sonra, dünya da benimsenen yeni bir ekonomik yönelimle sermayenin önündeki engeller kaldırıldı, küreselleşme hızlandı ve esneklik adı altında işgücü piyasaları yeniden biçimlendirildi. İşe alım ve işten çıkarma süreçleri kolaylaştırıldı, güvenceli çalışma biçimleri yerini daha belirsiz modellere bıraktı. Bu süreçte sermaye hareket alanını genişletirken, emek giderek daha çok güvencesizliğe sürüklendi.
Özellikle Türkiye gibi ülkelerde, günümüzde bu dönüşümün sonuçları kendisini çok daha ağır hissettiriyor. Sendikalaşma gittikçe zorlaşırken, sendikaların etkisi azaldı. Güvencesiz çalışma, kısa süreli sözleşmeler ve düşük ücretler daha yaygın hale geldi. Bunun yanı sıra gelişen Teknoloji. Yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme, birçok işi insanlardan daha hızlı ve daha ucuz şekilde yapabildiği için insan gücüne gereksinim gittikçe azalıyor. Kuşku yok ki bu durum, emeğe olan talebi azaltıyor. Bunun anlamı daha çok insanın işsiz kalmasıdır. En önemlisi de dijitalleşmeyle birlikte, uzaktan çalışma biçimleri gelişti. Bu nedenle çalışanlar, aynı mekanlarda bir arada değil, birbirlerinden habersiz bireysel sözleşmelerle evden veya ofislerden çalışıyorlar. Kuşku yok ki bu durum örgütlenmenin, dayanışma içinde olmanın ve birlikte hak aramanın farkına varmadan çalışmayı dayatıyor.
Nisan ayı enflasyonunun açıklanması ile yılın ilk 4 aylık toplam enflasyon oranı %14,64 oldu. Böylece emekliler ile asgari ücretlilerin ocak ayında aldıkları artışlar uçup gitti. Kaldı ki ocak ayında yapılan ücret artışları, geçmiş dönem ki kayıplara karşılık verilmiş artışlardır. Yani ücretliler sürekli kayıptalar. Tüm bu kayıplara rağmen, hükümet sendikalar ile muhalefetin ara zam verilmesi gerektiği yönünde ki çağrılarını görmezden gelmeye devam ediyor. O zaman sendikaların mücadeleyi yükseltmekten, muhalefetin ise erken seçim için, sonuç alıcı propaganda yöntemleri geliştirmekten başka çareleri yok!