Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Murat Koç makalesinde;
Dünya, bugün 9 şiddetinde bir Epstein depremiyle sarsılırken, insanlığın vicdanı belki de tarih boyunca hiç bu kadar şiddetli, bu kadar derin bir sarsıntı yaşamamıştı.
Kalpler paramparça, ruhlar infilak halinde…
İnsanlık alemi böylesine bir pisliği, böylesine devasa ve küresel çapta belki de ilk kez tecrübe ediyor.
Tarih çok zulümler, vahşetler ve bölgesel pislikler gördü; ancak nihayetinde bunların çoğu yerel ölçekte kalmıştı.
Bugün ise karşımızda, böylesine organize, böylesine sistemli ve böylesine “bebeklik” seviyesine inmiş bir şeytanlığı ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar iğrenç bir halde ama küresel bir çapta ve sistemli olarak görüyoruz.
5-6 yaşındaki yavrulara işkence etmek, 8-10 yaşındaki kızlara tecavüzü sistemleştirmek, işte bu kötülüğün ancak zirve noktasıdır..
Fıtrata Açılan Şeytani Savaş: Geleceği ve Ruhu Çalmak.!
Şeytanın asıl hedefi nedir biliyor musunuz? Fıtratı bozmak!
Fıtratın en güzel, en saf, en berrak hali ise çocuklardır. Çocuk; kirlenmemiş bir vicdan, bozulmamış bir bilinç ve Allah’ın bir emanetidir. İşte bu yüzden mevcut şeytani düzen ve sistem, özellikle çocukları hedef almaktadır. Yani aslında doğrudan Allah’ın yarattığı fıtrata ve emanete saldırmaktadırlar.
Bu yaşananlar sadece bir sapıklık değildir; bu bir “Geleceği Çalma Projesi”dir.!
İnsanlığın ruhunu, yarınını ve umudunu gasp etmek istiyorlar. Çocukları değersizleştirerek, onları birer meta gibi kullanarak aslında insan ırkına, ruhuna ve fıtratına karşı topyekün bir savaş başlattılar. Çünkü çocuklar insanlığın yegâne geleceğidir. Bu dehşet, Cahiliye Dönemi’nde kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek katleden o zihniyetin, 21. yüzyıl imkanlarıyla hem ruhen hem bedenen gerçekleştirdiği modern bir vahşet’dir!
Prof. Dr. Alişan Yıldıran’ın İşareti: “İnvazif” Bir Acı ve Hasat Şüphesi
Şimdi gelin, bu küresel şeytanlığın bizim hastanelerimize, bebeklerimize kadar uzanan ve “Topuk Kanı Alımı” maskesi altında batırılan iğne ile yani o lancet denilen sivri uçlu bir alet ile en az 2-3 delik açılmak suretiyle gelen gizli planına bakalım:
Bu konuda yıllardır uyarılarda bulunan Prof. Dr. Alişan Yıldıran, topuk kanı alımı için “İnvazif” kelimesini kullanmıştı. Tıbbi dilde “vücut bütünlüğüne müdahale, girişim” olan bu terim, aslında masum bir bedenin ilk büyük feryadının da sebebidir.
Halbuki Prof. Dr. Alişan Yıldıran aynen şunları söyleyip müthiş bir noktaya da parmak basıyordu aslında; “……. yenidoğan dönemi çocuk ölüm hızının en yüksek olduğu dönemdir. Yenidoğanların fevkalade kırılgan olduğu, ……. sorumlu doktora, gerek aileye bilgi vermeksizin invazif girişim yapma hakkını, üstelik de ölüm noktasındaki yenidoğmuş bir bebeğe, nereden almışdır?”
Ayrıca Prof. Dr. Alişan Yıldıran makalesinde şunlarıda söylüyor ve aynen şöyle ekliyordu: “Artık hiç şüphe yok ki, yenidoğanlar ağrı duyar ve bunun kısa ve uzun vadeli etkileri vardır. Bu ağrının yarattığı stresin büyüme-gelişme geriliği, beyin hasarı vb. yollara açabileceği belirtilmiştir.”
Düşünün; daha dünyaya yeni gözünü açmış bebekler bu işlemden beyin hasarına varacak kadar ağır bir travma yaşıyabiliyorlar! Tıp dünyası buna “sağlık taraması için rutin bir işlem” diyerek geçiştiriyor. Ama acaba gerçekte öyle mi? Yoksa Epstein’ın laboratuvarlarının iştahını kabartan o sıvı mı hedefleniyor? Yani ADRENOCHROME!
Dehşetin Kimyası: Adrenochrome ve Topuk Kanı Israrı
Adrenochrome; bir canlının ancak en yüksek dehşet, acı ve korku anında salgıladığı adrenalinin hasadıdır.
Dr. Hayri Gözlükgiller diyor ki; “Adrenochrome ancak çocuklara işkence ederek, döverek ya da strese sokarak elde edilen bir maddedir. Beyinden elde edilir. 0-10 yaş arası çocuklardan elde edilir”
Bu “gençlik iksirini” elde etmek için bir “kurban” ve o kurbanın canı yanarken damarlarından süzülen korku dolu kan gerekir.
Şimdi yüksek sesle soruyorum:
Türkiye’deki o bitmek bilmeyen “topuk kanı ısrarının” ve ailelere yapılan ağır mobbinglerin, hukuki baskıların ardında sakın ADRENOCHROME temini gibi karanlık bir ajanda olmasın?
Bebeklerin topuğunun delinmesi esnasındaki acısından süzülen feryadın, küresel yamyam sofralarına hammadde sağlayan bir hasada dönüşmesi ihtimali bile kan dondurucudur. Eğer amaç sadece masum bir sağlık taramasıysa, bu “iştahlı ısrar” ve zorlama neden?
Bebeklerde nörolojik ve psikolojik hasarlar bırakabilecek, enfeksiyon riski taşıyan bu “istilacı, tahrip edici” işlemdeki iştahlı ısrar son derece ŞÜPHELİ değil mi?
Yetkililer bu korkunç şüpheleri giderecek somut bir açıklama yapmak zorundadır!
Kimse çıkıp da “bebeğin üstün yararı” yalanına sığınmasın; çünkü buna artık kargalar bile güler! Meselenin çocuğun üstün yararı filan olmadığını, bu kutsal (!) maskenin altında neyin gizlendiğini artık milyonlar anladığını sanıyorum..
Bu tablo, aslında sağlığın nasıl devasa bir rant, prim ve performans pazarına dönüştürüldüğünün resmidir! Her tahlil, her ilaç, her müdahale aslında SGK’ya kesilen kabarık faturaların ve sağlık sisteminin kendi kendine iş üretme mekanizmasının bir dişlisidir..
Karşımızda; hastaneleri sanki birer fabrika, doktor ve hemşireleri ise bu fabrikanın zorunlu işçileri haline getiren bir “şantaj ve besleme” düzeneği vardır
Küresel güçler, sağlık sistemini adeta bir pranga olarak kullanarak insanlığı kontrol altında tutmaktalar.
Beyaz önlüklerin arkasına gizlenerek hem güçlerine güç katıyor hem de kitleleri bu sisteme mahkûm ediyorlar.
Yani mesele aslında sadece bir sağlık taraması değil; hekimleri ve halkı bu devasa çarkın içinde öğüterek, insanlığı hastane koridorlarında rehin alma operasyonudur!
İşte Bugün Uygulanan Topuk Kanı Programı ve Bilimsel Şeffaflık ve de Gerçeklikten Uzak Tartışmalı Çocukluk Aşıları Takviminin, bu “Rehin Alma” Operasyonu ve Stratejisinin En Kritik ve En stratejik Ayaklarından Biri Olduğunu Düşünüyorum.
Bir ülkenin direncini kırmak, bir milleti diz çöktürmek istiyorsanız; işe silahlarla değil, o milletin geleceği olan nesilleri zayıflatarak ve zihinleri işgal ederek başlarsınız..
İşte Aşılar, sahte PCR senaryoları ve Topuk Kanı üzerinden kurgulanan bu sinsi süreç, geleceğin nesillerini daha beşikteyken biyolojik ve genetik bir kuşatma altına alma operasyonu olabilir!
Gelecek nesilleri zayıflatılan bir ülkenin ise ne bağımsızlığı kalır ne de direnci.!
Veri Kaçakçılığı ve Dr. Savan Günay Dosyası
Topuk Kanı verilerinin aslında NEREYE gittiği ile alakalı duyulan kuşku, merhum Dr. Savan Günay’ın şüpheli ölümüyle daha da derinleşmektedir. Çünkü Dr. Günay, evinde ölü bulunmadan kısa süre önce şu sarsıcı ifşada bulunmuştu: “Veriler milli olarak saklanmıyor, Hacettepe üzerinden yurt dışına götürülüyor!”
Neden bir tek siyasi bile bu devasa milli güvenlik tehdidini soruşturmadı? Acaba soruşturdu da biz mi bilmiyoruz?
Dr. Savan Günay’ın “Veriler Hacettepe üzerinden yurt dışına gidiyor'” iddiası, eğer doğruysa, bu durum milli güvenlik açısından tam bir felaket değil midir?
Türk Sağlık Sistemi’nin DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) kontrolünde olması, DSÖ ile akıl almaz bir anlaşma yapılması ve bebeklerimizin tabiri caizse genetik haritasının ve kan verilerinin yurt dışıyla paylaşılması çok vahim bir milli güvenlik açığı, telafisi çok güç bir hata ve kişisel verilerin RIZA harici paylaşımı sebebiyle ihanet seviyesinde bir yanlış değil midir?
Allah aşkına, dışarıda sefalet içinde binlerce çocuk kurtarılmayı beklerken, topuk kanındaki bu “küresel iştah” (!) NEDEN?
Yoksa bu kanlar yada bir kısmı, küresel elitlerin sapkın ayinlerine ve laboratuvarlarına “Adrenochrome” olarak mı akıyor? Yani aslında Adrenochrome mu aranıyor?
Bu sorunun cevabını çok merak ediyoruz.. Ve bu şüpheyi artık aklımızdan atamıyoruz..
Yenidoğan Çetesi ve Şantaj İmparatorluğu: Acaba Epstein Skandalı’nın Türkiye Şubesi mi?
Türkiye’yi sarsan ‘Yenidoğan Çetesi’ faciasına bir de şu kan donduran pencereden; yani “Epstein ağının yerel mezbahası mıydı?” sorusuyla bakmak zorundayız.
Zira bugün Gazze direnişinin kayalıklarına çarparak çöken, dahası kolunu-bacağını kıran, Hamas’ın dağlar gibi sarsılmaz imanı ve mangal gibi yüreği karşısında askeri dehası iflas eden ve “Arz-ı Mev’ud” hayalleri kâbusa dönen bir İsrail var karşımızda. İran ile girdiği 12 günlük savaşta o “yenilmezlik” efsanesi balistik füzelerle delik deşik olan, kağıttan bir kaplan olduğu ortaya çıkan, sahte kabadayı misali sahte efsanesi çöken ve o savaşta İran tehlikesinin boyutunu iliklerine kadar hissedip Amerika “abisine“ ateşkes için adeta çocuk gibi yalvaran bu terör şebekesi, şimdi hayatta kalmak için belki son kozunu oynuyor.! Pekir nedir o.?
Epstein Şantaj Arşivi.!
İsrail, şu an elindeki o kirli arşivi Amerikan elitlerinin ve siyasilerinin boğazına bir ustura gibi dayamış durumdadır. Trump, her ne kadar bu dosyaları açma vaadiyle yola çıkıp “temizlik” sözü verse de, görünen o ki ya kendi kazdığı kuyuya düşmüş ya da o karanlık el tarafından o kuyuya bizzat itilmiştir.. Bu sadece bir sapıklık ve vahşet dosyası değil; bu aynı zamanda küresel bir teslimiyet haritasıdır!
Sorgulanması gereken bir diğer dehşet ise şudur: İnancında ve geleneğinde asla organ bağışı olmayan İsrail’in, nasıl olur da dünyanın en büyük “organ ve deri bankasına” sahip olduğudur?
Cevap Gazze’ midir.? Cevap acaba hastanelerimizde sahte ölüm belgeleriyle buharlaşan yavrularımızda mıdır?
İflas Etmiş Sistem ve Sessizliğin Suçu
Eğer bu dünyada Epstein dosyalarında yaşanan vahşetten daha dehşetli, daha emsalsiz bir zulüm varsa, o da tüm bu olanlara SESSİZ KALMAKTIR! Ortalığı ayağa kaldırmamaktır!
Siyasilerin üstünü kapatması, savcıların “birilerinin ayağına basarız” diye tırsıp dosya açamaması, kurumların imaj kaygısıyla köşe bucak kaçmasıdır.
Şunu açıkça ihtar ediyorum: Bir sistem, bir iktidar ve bir toplum eğer en masumlarını, çocuklarını koruyamıyorsa o medeniyet çökmüştür!
Suçluyu koruyan, kayıran ve ona dokunmayan her sistem şeytanidir..
Bu durum, sorumluluk makamında olanlar için tarih önünde en ağır bir vebal ve vicdanlardaki karşılığı “ihanet” olan büyük bir zafiyet göstergesidir.
Bu şeytani sistemi ayakta tutan tek şey; bizlerin sessizliği, lakaytlığı, umursuzluğu, sorumsuzluğu ve makam sahiplerinin korkaklığıdır.
Düşünün lütfen; o kaçırılan sizin evladınız olsaydı, o şeytani ayinlere kurban edilen sizin ciğerpareniz olsaydı yine böyle susacak mıydınız? Susabilir miydiniz?
O masum, günahsız, tertemiz çocuklara bunu yapanların Allah bin belasını versin!
Ancak sadece beddua yetmez. Çocuklara uzanan her el, bir daha asla iyileşmemek üzere acımasızca kırılmalıdır! Çünkü çocuklara acımayanlara acınmaz, merhamet etmeyene merhamet edilmez!
Son Söz: Selam, Dua ve Direniş!
Epstein dosyaları dökülürken gerçek teröristlerin maskesi de düşmüştür.
Gazzede çoluk-çocuk, kadın-yaşlı demeden ve hiç bir savaş kuralı dinlemeden insan öldüren, en ağır işkenceleri yapan, temsili darağacında bile çocuk asıp karşısında dans eden Siyonistler mi acaba terörist, yoksa evladını ve Mescid-i Aksa’yı savunan Gazzeli mücahitler mi.?
Hangisi şerefli.? Hangisi daha izzetli, haysiyetli, şahsiyetli, karakterli?
Lauren Sweeney’in dediği gibi: “Bu kokuşmuş sistemle uyumsuz olmak bir şereftir!”
Hem dünya milletleri iki kere iki DÖRT EDER kat’iyetinde anladılar ve emin oldular ki; Bu dünyayı yaşanmaz hale getiren siyonist yahudiler ve küreselcilerdir! Dünyada ki tüm bu olanların, fitne, fesat ve nifakların kaynağı siyonist yahudiler ve şeytani küreselcilerdir.!
Dünya bunlardan kurtulmadan asla rahat edemeyecek, huzur bulamayacaktır..
Unutmayın ki; Allah katında bir tek masum çocuğun hakkı bile Arş-ı Âlâ’yı titretir. O titreyiş başladığında ise ne İsrail’in kasetleri, ne şantaj baronları ne de koltuğuna yapışmış korkak siyasiler kurtulabilecektir.
EY İNSANLIK.!
VE EY VİCDAN SAHİPLERİ.!
Ses verin, feryat edin, bu zulmü duyurun!
Çünkü bir zulme sessiz kalmak ona zımnen ortak olmaktır, unutmayın..
Zulme rıza zulüm, küfre rıza ise küfürdür!
Bu dünya, zalimlerden ziyade korkaklar ve susanlar yüzünden bu haldedir..
Susmayın ve haykırın, bu vahşete ölümüne direnin ve gündemden düşürmeyin..
Selam, Dua ve Direniş İle…
NOT: Bu yazıdaki iddialar, küresel skandallar ve yerel ifşalar ışığında sorulmuş birer vicdani sorudur.! Amacım bir kurumu veya kişiyi suçlamak değil, kamuoyundaki vahim şüpheleri dile getirmek ve yetkilileri göreve davet etmektir.