Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarımız Bahri Palas makalesinde; Bazen bir soru, uzun zamandır zihnimizin bir köşesinde bekleyen düşüncelerin kapısını aralar. Geçtiğimiz günlerde çay sohbetinde bana yöneltilen bir soru da böyleydi. İlk anda kısa cevap vermeye çalıştım; fakat konu üzerinde düşündükçe, bu düşüncelerimi sizlerle paylaşmanın daha doğru olacağı kanaatine vardım.
Yazıya başlamadan önce önemli gördüğüm bir hususu belirtmek isterim. Tasavvuf yolunda ilk öğrendiğim sözlerden biri şudur: “Şeriatı olmayan hiçbir şeyin hakikati olmaz.” Yine aynı anlayış içerisinde, “Şeriattan bir taş kaldıran yerine baş koyar.” sözü de bize öğretilmiştir. Dolayısıyla burada dile getireceğim düşünceler, şeriatın Allah’ın emri olduğu gerçeğini tartışmaya açmak için değildir. Aksine, ayetleri ve hadisleri farklı bir bakış açısından tefekkür etmeye yönelik kişisel bir değerlendirmedir. Yanlış varsa bana aittir; doğru olan ise Rabbimin lütfudur.
Ben, Kur’an-ı Kerim’in yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatan bir tarih kitabı olmadığını düşünüyorum. Kur’an canlıdır; kâinatın diliyle konuşan ilahî bir hitaptır. Eğer ayetleri sadece geçmişte yaşanmış hadiseler olarak okursak, onları bugünkü hayatımızın dışına itmiş oluruz. Oysa her ayetin, yaşadığımız ana söyleyecek bir sözü vardır.
Elbette bunu hakkıyla yaşayabildik mi? Hayır. Dünya çoğu zaman ağır bastı. Fakat hiç olmazsa ayetleri hayatımıza taşımaya niyet etmek bile insanı farklı bir yolculuğa çıkarıyor.

Sohbet sırasında arkadaşımız Bahri Bey bana şu soruyu yöneltti:
“Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i yaratırken ‘Ona ruhumdan üfledim’ buyuruyor. Acaba burada üzerinde düşünmemiz gereken daha derin bir mana olabilir mi?”
Bu soru beni Hicr Suresi’ndeki ayetlere götürdü:
“Rabbin meleklere, ‘Ben kuru bir çamurdan, şekil verilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman ona secde edin.’ demişti. Bunun üzerine İblis dışında bütün melekler secde ettiler.”
Bu ayetleri okurken aklıma şu düşünce geliyor:
Hz. Âdem’in yaratılışı elbette iman ettiğimiz tarihî bir hakikattir. Ancak Kur’an’ın mesajı yalnızca geçmişe ait değildir. Belki de bu kıssa, her çağda ve her insanın içinde yeniden yaşanan manevî bir yolculuğu da anlatmaktadır.
Tasavvufî bakış açısından meseleye baktığımda, “kuru çamur” bana henüz ilahî hakikatle buluşmamış insanı hatırlatıyor. Şekil var ama mana henüz tam anlamıyla hayat bulmamış…
İnsan dünyaya sadece imtihan olmak için değil, aynı zamanda olgunlaşmak, Rabbini tanımak, O’nun isim ve sıfatlarını idrak edebilmek için de gönderilmiştir. İşte bu tekâmül yolculuğu boyunca insan yoğrulur, şekillenir, nefsi terbiye olur ve gönlü ilahî hakikate açılır.
Tasavvuf geleneğinde “İnsan-ı Kâmil” diye ifade edilen mürşitler, bu yolculukta rehberlik eden kimselerdir. Onlar kimseye ruh vermezler; çünkü ruh yalnızca Allah’ın emrindendir. Ancak Allah’ın izniyle insanın gönlünü hakikate yönelten, ona tevhidi öğreten bir vesile olabilirler.
Kanaatimce burada geçen “ruhumdan üfledim” ifadesi, insana ilahî hitabın ulaşmasını, onun hakikati tanımasını ve tevhur şuuruyla yeniden dirilmesini de düşündürmektedir. Bu, benim ayetten anladığım tasavvufî çağrışımlardan biridir.
İnsan “Lâ ilâhe illallah” hakikatini yalnızca diliyle değil, kalbiyle de kavradığında hayatı değişmeye başlar. Artık güç ve kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu bilir. Kendi benliğini merkeze koymak yerine Rabbinin iradesine teslim olmayı öğrenir.
Belki de gerçek yaratılış tam da burada başlar.
Ayetlerde meleklerin Hz. Âdem’e secde etmesi de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir husustur. Ben bunu, Allah’ın insana verdiği değerin ve sorumluluğun bir işareti olarak görüyorum. Buna karşılık İblis’in itirazı ise kibri, benliği ve aklın hakikate teslim olmayı reddedişini temsil ediyor gibidir.
Bugün de insanın içinde aynı mücadele devam etmiyor mu?
Bir tarafımız teslim olmak isterken, diğer tarafımız sürekli “Neden?”, “Niçin?”, “Ben daha üstünüm.” diyerek itiraz etmiyor mu?
Belki de her insanın içinde hem secde eden meleklerin sesi hem de direnen nefsin fısıltısı birlikte yaşamaktadır.
Bu nedenle ben, Hz. Âdem’in yaratılış kıssasını sadece binlerce yıl önce yaşanmış bir hadise olarak okumakta eksik kaldığımızı düşünüyorum. O büyük hakikat elbette tarihte yaşandı. Fakat onun mesajı bugün de yaşamaya devam ediyor.
Belki bugün de nice “kuru çamurlar”, Allah’ın lütfuyla hakikati tanıyor; nice insanlar gönüllerinde yeniden diriliyor. Nice Âdemler, farkında olsak da olmasak da, manevî anlamda yeniden inşa ediliyor.
Belki de Kelime-i Şehadet’i söylerken istenen sadece dili çalıştırmak değil; gerçekten şahit olmak, gerçekten görmek ve gerçekten yaşamaktır.
Bütün bunlar benim kişisel tefekkürüm ve tasavvufî bakış açısıyla yaptığım değerlendirmelerdir. Elbette farklı yorumlar da vardır ve olacaktır. Hakikati arayan her samimi düşünce, insanı yeni ufuklara taşıyabilir.
Rabbim, ayetlerini yalnızca okuyanlardan değil; onları anlamaya, yaşamaya ve hayatına taşımaya çalışan kullarından olmayı hepimize nasip etsin.
Saygılarımla…