Selma Çalışır – Mali Müşavir | Bağımsız Denetçi & Bilirkişi
Vergi mevzuatında yapılan düzenlemeler, uygulama sahasında doğru yorumlanmadığında ciddi mali riskler doğurabilmektedir. Son dönemde özellikle asgari ücret gelir vergisi istisnasının uygulanışı, şirket ortaklarına ve yönetim kurulu üyelerine yapılan huzur hakkı ödemeleri açısından önemli bir hata alanı oluşturmaktadır.
Huzur hakkı, şirketlerin yönetim organlarında görev alan ortaklara veya yönetim kurulu üyelerine yapılan ve hukuki niteliği itibarıyla ücret kapsamında değerlendirilen bir ödemedir. Bu nedenle gelir vergisine tabidir ve ücret gelirleri rejimi içinde değerlendirilmelidir.
Ancak uygulamada sıkça karşılaşılan bir yanlış, bu ödemenin ayrı bir gelir kalemi gibi değerlendirilerek asgari ücret gelir vergisi istisnasının her bir ödeme türüne müstakil olarak uygulanmasıdır. Bu yaklaşım, mevzuatın açık düzenlemeleriyle uyumlu değildir.
Mevcut vergi sisteminde asgari ücret gelir vergisi istisnası gelir türü bazında değil, kişi bazında uygulanmaktadır. Dolayısıyla bir mükellefin birden fazla işverenden ücret geliri elde etmesi veya hem maaş hem huzur hakkı alması halinde, istisna her bir gelir kalemine ayrı ayrı uygulanamaz.
Bu kapsamda doğru uygulama; mükellefin toplam ücret gelirinin tek bir bütün olarak değerlendirilmesi ve istisnanın mevzuat çerçevesinde buna göre dikkate alınmasıdır.
Saha incelemelerinde en sık karşılaşılan hatalardan biri, aynı kişinin hem bordrolu maaş gelirinde hem de huzur hakkı ödemesinde ayrı ayrı asgari ücret istisnası uygulanmasıdır.
Bu durum kısa vadede mükellef lehine bir avantaj oluşturuyor gibi görünse de, yıl sonunda yapılacak gelir birleştirmesi ve olası vergi incelemelerinde:
gibi sonuçlara yol açabilmektedir.
Huzur hakkı ödemelerinin ücret geliri niteliği taşıdığı hususu tartışmasızdır. Bu nedenle bu ödemelerin bordrolanması, stopajının doğru hesaplanması ve istisnaların mevzuata uygun şekilde tekil olarak uygulanması gerekmektedir.
Vergi planlaması adı altında yapılan yanlış yorumlamalar, ilerleyen dönemlerde ciddi mali yükler ve denetim riskleri doğurabilmektedir.
Vergi uygulamalarında esas olan, kısa vadeli avantajlar değil mevzuata tam uyumlu doğru vergilendirmedir. Aksi halde “vergi optimizasyonu” amacıyla yapılan hatalı işlemler, vergi incelemelerinde önemli risk alanlarına dönüşmektedir.
Bu çerçevede mükelleflerin ve uygulayıcıların, huzur hakkı ve benzeri ücret ödemelerinde teknik hesaplamaları değil, hukuki niteliği esas alan doğru sınıflandırmayı dikkate almaları büyük önem taşımaktadır.