Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Atalarımız “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” demişler… Bunu da sadece bir atasözü olarak söylememişler; aynı zamanda toplum düzeninin temelini de tarif etmişler…
Çünkü insan kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamayı öğrenebilseydi bugün belki de bu kadar kırılmış, bu kadar öfkeli, bu kadar kutuplaşmış bir toplum hâline gelmeyecektik…
Ama olmadı…
Bugün herkes birbirine çuvaldız batırıyor…
Kimse dönüp kendisine iğne dokundurmuyor… dokunmasına da müsaade etmiyor… basıyor yaygarayı
Herkes hesap soruyor ama kimse hesap vermek istemiyor…
Herkes adalet istiyor ama mesele kendisine gelince ayrıcalık bekliyor…
Herkes eşitlik istiyor ama sıra kendi konforuna geldiğinde ayrıcalığını kaybetmek istemiyor…
Oysaki ilahi adaletin bir tecellisi olarak klişeleşmiş:
“Kırma kırılırsın…
Hem de kırdığın yerden kırılırsın…
Ayıplama ayıplanırsın…
Hem de ayıpladığın yerden sınanırsın…
İncitme incinirsin…
Hor görme hor görülürsün…” diye çok sık söylediğimiz değişmez kurallar vardı… ve bunlar hayatın değişmeyen bir terazisi mesafesindeydi.
Dün alkışlanan birçok yanlışın bugün toplumu zehirleyen alışkanlıklara dönüşmesi de biraz bundan kaynaklanıyor…
Çünkü bazı yanlışlar önce alkışla büyüyor, sonra toplumun kaderine dönüşüyor…
Bugün toplumun hâline baktığımızda ekonomik krizden önce çok daha büyük bir krizin yaşandığını görüyoruz…
Vicdan krizi…
Ahlak krizi…
Samimiyet krizi…
Merhamet krizi…
Çünkü toplumları ayakta tutan sadece ekonomi değildir…
Güven duygusu çöktüğünde en güçlü görünen yapılar bile içten içe çürümeye başlar…
Çünkü artık insanlar doğruyu savunmuyor…
Kendi tarafını savunuyor…
Yanlışı kimin yaptığı önemli hâle geldi…
Bizden biri yapınca susuyoruz…
Karşı mahalleden biri yapınca ahlak nöbetine başlıyoruz…
İşte asıl çürüme burada başlıyor…
Çünkü insanlar artık hakikatin değil; aidiyetlerinin peşinden gidiyor…
Bir dönem özgürlük diyenler bugün farklı düşünene tahammül edemiyor…
Bir dönem adalet sloganları atanlar bugün adaleti sadece kendileri için istiyor…
Bir dönem “vesayet” diye mücadele edenler zamanla kendi vesayet düzenlerini kuruyor…
Mesele gücü ele geçirmekti…
Ve insanın gerçek karakteri çoğu zaman gücü eline geçtiğinde ortaya çıkıyor…
Dünün mazlumları bugünün kibirlilerine dönüşebiliyor…
Dünün susturulanları bugün başkalarını susturabiliyor…
Dünün “biz farklıyız” diyenleri zamanla eleştirdiklerine benzeyebiliyor…
Çünkü insan değişmediğinde sadece roller değişiyor…
Çünkü iktidar değişiyor ama iktidar dili çoğu zaman değişmiyor…
Çünkü insan değişmiyor…
Sadece elindeki imkân değişiyor…
Bugün memlekette en büyük problem; herkesin kendi yanlışına mazeret üretmesi…
“Ben yapmasam başkası yapacaktı…”
“Herkes yapıyor…”
“Devran dönünce onlar da yaptı…”
Kimse “yanlış yaptım” demiyor…
Herkes şartları, karşı tarafı, sistemi veya geçmişi suçlayarak kendisini temize çıkarmaya çalışıyor…
İnsan bazen yaptığı kötülüğe değil; bulduğu bahaneye inanarak kayboluyor…
Ve insan en tehlikeli yalana, kendisine söylediği yalanla teslim oluyor…
O yüzden artık toplumda kimse kendisini sorgulamıyor…
Herkes karşı tarafın yanlışlarını anlatıyor…
Kimse aynaya bakmıyor…
Oysa en zor şey insanın kendi payına düşen gerçeği görebilmesi…
Bugün kul hakkından bahsediyoruz ama mesele kendi çıkarımıza gelince susuyoruz…
Torpilden şikâyet ediyoruz ama bizim yakınımız işe girince seviniyoruz…
Yolsuzluğa kızıyoruz ama bizim taraftan biri yapınca “hizmet ediyor” diyerek savunuyoruz…
Çünkü artık insanlar ilkelerine göre değil; aidiyetlerine göre tavır alıyor…
İlkeler değişmiyor belki ama insanlar ilkeleri kendi çıkarına göre eğip büküyor…
Sonra da bu düzen neden düzelmiyor diye soruyoruz…
Çünkü mesele sadece yukarıdakiler değil…
Fırsat bulduğunda aynı şeyi yapmaya hazır olan zihniyet…
Bugün toplum olarak dini de çoğu zaman vicdan için değil; taraflaşmak için kullanıyoruz…
Domuz eti konusunda gösterdiğimiz hassasiyeti iftira, yalan, kul hakkı ve gıybet konusunda göstermiyoruz…
Yetimin hakkı yenirken aynı tepkiyi vermiyoruz…
Çünkü işimize gelen yerde din konuşuyoruz…
İşimize gelmeyen yerde susuyoruz…
İnanç; vicdanı düzeltmek için değil, çoğu zaman karşı tarafı yargılamak için kullanılan bir slogana dönüşüyor…
Oysa mesele sadece neyi yediğimiz değil…
Kimin hakkını gıybet ile kimin ölü etini yediğimiz…
Bugün sosyal medyada herkes hak, hukuk, adalet savaşçısı…
Ama günlük hayatta insanlar birbirinin hakkını çiğnemekten çekinmiyor…
Klavye başında vicdan dağıtıyoruz ama trafikte, iş yerinde, sokakta birbirimize tahammül edemiyoruz…
Sosyal medyada merhamet cümleleri kurup gerçek hayatta birbirimizin hayatını zorlaştırabiliyoruz…
Çünkü artık öfke normalleşti…
Bağırmak normalleşti…
Hakaret normalleşti…
Kutuplaşma normalleşti…
Ve insanlar zamanla bağırmayı güçlü olmak, kırmayı da haklı olmak sanmaya başladı…
Ve en kötüsü de şu…
Toplum olarak birbirimizin acısına bile taraf gözüyle bakar hâle geldik…
Acılar bile artık ortak değil…
Ölümler, mağduriyetler, haksızlıklar bile siyasi kimliğe göre değerlendiriliyor…
Bir haksızlık olduğunda önce mağdurun kim olduğuna bakıyoruz…
Bizdense sahip çıkıyoruz…
Karşı taraftansa sessizleşiyoruz…
Oysa adaletin tarafı olmaz…
Olursa onun adı adalet değil çıkar olur…
Çünkü gerçek adalet; sevdiğine de sevmediğine de aynı ölçüyü uygulayabilmektir…
Bugün insanlar birbirlerinin hakkına saygı duymuyor…
Bu yüzden insanlar ilahi adaletten çok güçlüden korkar hâle geliyor…
Oysa hukukun olmadığı yerde korku büyür…
Korkunun büyüdüğü yerde ise huzur kalmaz…
Bir toplum önce birbirine olan güvenini kaybeder…
Sonra merhametini…
Sonra adaletini…
En sonunda da geleceğini ve ahiretini…
Belki de bugün yaşadığımız en büyük yorgunluk budur…
Aynı ülkenin insanı olup birbirimize yabancılaşmamız…
Aynı sofraya oturup birbirimizi dinleyemememiz…
Aynı şehirde yaşayıp birbirimizin acısını hissedemememiz…
Çünkü artık insanlar konuşmuyor…
Saflaşıyor…
Dinlemiyoruz…
Anlamıyoruz…
Sadece kendi sesimizin yankısını duymak istiyoruz…
Ve yankı büyüdükçe hakikat küçülüyor…
Ve herkes kendisini tamamen haklı sanıyor…
Oysa tarih boyunca kendisini tamamen haklı görenler en büyük yanlışları yapanlar oldu…
Dünün zalimleri de kendilerini haklı sanıyordu…
Kendilerini dokunulmaz görüyorlardı…
Kalabalıklara, alkışlara, makamlara güveniyorlardı…
Oysa tarih, kendisini yenilmez sananların çöküş hikâyeleriyle doludur…
Ama tarih kimseye sonsuz güç vermedi…
Bugün adından korkulan nice insanın mezar taşını bilen yok…
Bir dönem önünde eğilen kalabalıkların yerinde şimdi sessizlik var…
Ve zaman, herkesin makamını değil; bıraktığı izi hatırlıyor…
Ve çoğu zaman insanlar güç sahibiyken değil; gücü kaybettiklerinde gerçek yüzleriyle baş başa kalıyor…
Ve insan en sonunda şunu anlıyor…
Asıl büyüklük korkutmak değilmiş…
İnsan kalabilmekmiş…
Makama rağmen bozulmamak…
Güce rağmen vicdanını kaybetmemek…
Kalabalıkların alkışına rağmen kibirlenmemek…
Çünkü insanı büyük yapan makamı değil; makam karşısındaki ahlakıdır…
Çünkü günün sonunda geriye kalan şey ne unvan oluyor…
Ne makam…
Ne propaganda…
Ne alkış…
Bir avuç toprak…
Bir çift söz…
Bir de ardında bıraktığın vicdan kalıyor…
İnsan sonunda malıyla değil; geride bıraktığı izlerle hatırlanıyor…
İşte bütün mesele de burada düğümleniyor…
İnsan kendinden kaçabiliyor belki…
Toplumdan da kaçabiliyor…
Ama vicdanından kaçamıyor…
Ve bazı hesaplar vardır ki…
Ne siyaset kapatabiliyor…
Ne para örtebiliyor…
Ne de kalabalıklar susturabiliyor…
Çünkü…
Bu yerin üstü varsa…
Altı da var…
Onun için canı yanan sabretsin…
Can yakan da bir gün kendi canının yanacağını unutmasın…
Çünkü bu hayatın geciken ama şaşmayan bir hesabı vardır…
Ve o hesap geldiğinde insanın yanında ne kalabalıklar kalır ne sloganlar… sadece vicdanı ve insanın gideceği istikameti belirleyecek sağından mı solundan mı verileceği bilinmeyen amel defteri…