Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Bazen bir toplumun gerçek sınavı, yaşadığı acılar değil; o acılar karşısında nasıl davrandığı, bu acılara karşı verdiği tepki ve sergilediği duruştur…
Bir acı veya felaket yaşandığında herkes aynı şeyi görmez ve aynı şeyi hissetmez normal olarak da herkes aynı şeyi düşünmez…
Tıpkı Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşadıklarımızda olduğu gibi…
Biliyorsunuz 14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir okula silahla girildi… Açılan ateş sonucu 16 kişi yaralandı, saldırgan öldü.
Henüz bu acının sarsıntısı devam ederken, bu defa ertesi gün Kahramanmaraş’ta bir ortaokul hedef alındı… Bu kez saldırgan dahil 10 kişi hayatını kaybetti.
Acımız tarifsiz… Acımız büyük… Milletimizin başı sağ olsun… Allah acılı ailelere sabır versin… Rabbim milletimize bir daha böylesi ve benzeri acılar göstermesin…
İşte kırılma tam da burada kırılma başlıyor ve herkes davranışlarıyla gerçek niyetini ortaya koyuyor…
Kimisi acılar henüz taze, gönüller buruk, gözler yaşlıyken ve feryatlar ülkenin dört bir yanını sarmışken; fırsat bu fırsat telaşı ve fırsatçılık refleksiyle yaşananları siyasi ganimete çevirmek için bu tarifsiz acıları bahane ederek ülkenin birçok yerinde protesto gösterileri başlatıldı…
Ve bu yaşananlarla birlikte ortaya dökülen tablo, ister istemez vicdanları da sorgulamaya sevk etti.
Bu tarifsiz bir acının ortasında gördük ki:
Bazıları için mesele acı değil… Çözüm önerisi sunmak hiç değil hele hele empati kurup “bu yaşananlarda benim ne kadar sorumluluğum ne kadar” muhasebesini yapmak yerine, o acının nasıl kullanıldığı görünür hâle geldi.
Çünkü olaylar sonrası yaşananlara bakıldığında,
Sahne tanıdık…
Yüzler tanıdık…
Flamalar tanıdık…
Sloganlar bile tanıdık…
Hepsi çalışılmış, talimli, ritimli… Ezberlenmiş gibi adeta önceden yazılmış bir senaryonun tekrar tekrar sahnelenmesi gibi.
“Okullarda polisin ne işi var?” diye polisin okulların etrafında trafik tedbirlerini almak için dahi olsa bulunmasından rahatsız olanlar; doksan derecelik bir kırılma ile yörünge değiştirip “polis nerede?” diye sloganlar atarak kortejin en önünde yürüdüler.
Artık çifte standardın bu kadarı dahi şaşırtmıyor… Sadece mide bulandırıyor ve toplum vicdanında derin bir rahatsızlık bırakıyor.
Evet yürümek hak…
Bağırmak hak…
İfade özgürlüğü elbette herkes için var…
Yürüsünler, bağırsınlar…
Ama…
İşte o “ama” var ya…
Meselenin düğümü tam da orada atılıyor.
Çünkü işin içine “ama” girip dün söylenenler ile bugün yapılanlar sorgulanmaya başlayınca gerçekler birer birer ortaya dökülüyor.
Mesela;
CHP’li Görele Belediye Başkanı’nın taciz ettiği 16 yaşındaki kızımızın ölümü başta olmak üzere, benzer rezillikler karşısında üç maymunu oynayanlar… O zaman “İstifa” kelimesini ağızlarına almayanlar…
Bugün aynı ağızla “Milli Eğitim Bakanı istifa!” diye haykırıyorlar.
Kendi kapısının önünü görmeyenlerin, başkasının çatısını yıkmaya kalkması gibi tezat, karmaşık ve vahim bir durum…
Ortalık ateş çemberi iken birileri tanıdık sloganlar ve flamalar ile meydanlarda…
İşte mesele tam olarak bu çelişkinin, bu tutarsızlığın kendisidir.
Taciz, cinayet, rüşvet, ihaleye fesat…
Belediyelerde yaşanan skandallar ayyuka çıkmış…
İşe alımlar, ilişkiler, kirli düzen ortada…
Ama bunlar için ne sokak var, ne slogan, ne de “istifa” çağrısı…
“Suçlananlar mahkemede hesap versin” bile diyemedikleri için açılan davaları, yapılan soruşturmalar ve tutuklamalar için “siyasi” diyerek yapılanları savunanlar; konu başkaldırı olunca bir anda en sert muhalif kesiliyor.
Bu defa öğrenciler için meydanları çıktığını söyleyenler, öğrencilerini korumak için saldırganın kurşunlarına kendini siper eden öğretmeni görmezden geliyor; bu yetmezmiş gibi organize olduğu her hallerinden belli olan bir grup bazı hadsizler sosyal medyada öğretmen başörtülü olduğu için kin ve nefret dolu, akıl ve izan dışı paylaşımlar yapmaktan çekinmiyor…
Ve ilk hedef:
Milli Eğitim Bakanı…
Neden?
Çünkü hazır hedef…
Çünkü konu biraz irtica biraz da tarikat ile soslandığı zaman alıcısı her zaman hazır hem üzüm yemek hem de bağcı dövmek için her ortam hazır…
“Milli Eğitim Bakanı istifa etsin…”
Neye göre?
Kime göre?
Neden?
Niçin?
Sokakta bağıranlar istedi diye mi?
Gerçekten öyle mi? Yoksa bu sadece öfkenin yön bulmuş hâli mi?
Evinde bilmem kaç silahı olan ve yasak olduğu halde polislerin atış poligonda 14 yaşındaki oğluna atış talimi yaptıran birinci sınıf polis müdürü babanın ve edebiyat öğretmeni tişörtlü annenin sorumluluğu, ucu kendilerine dokunacağı için hiç gündeme gelmiyor, sorgulanmıyor adeta dikkatlerden kaçırılmak için özel bir gayret gösteriliyor…
Ama öğrenciyi sorunlu gördüğü için göz hapsinde tutan, takip eden müdür yardımcısını baskıcı diye yaftalayıp görevden alınmasında parmağı olanlar hiç hatırlanmıyor…
Okulların yönetiminden il genelinde sorumlu il milli eğitim müdürlüğü görevimden istifa eden/alınan müdürün sorumluluğu kimseye bir şey hatırlatmıyor…
Laf kalabalığı ile teflon tava gibi kendilerine hiçbir suçlamanın yapışmayacağını zannedenler, kendi sorumluluklarını ve mesuliyetlerini unutturmak için “Milli Eğitim Bakanı istifa etsin…” diye görev yerlerini terk edip meydanlara çıkarak tempo tutuyorlar…
Oysaki sokaktakilerin bitmek tükenmek bilmeyen, hiçbiri milli ve yerli olmayan istek ve taleplerini çok iyi biliyoruz…
Boğaz köprüsü, baraj, otoyol; İHA, SİHA yapılmasın… Kanal İstanbul projesinden vazgeçilsin… Bilmem kaç gündür içeride tutuklu bulunan bilmem kim derhal serbest bırakılsın…
Sonrası mı?
İnanın sonrası dediğinizde de talepleri ve istekleri hiç bitmez… Talep ettiklerinin liste uzar gider…
Adalet Bakanı da istifa etsin…
İçişleri Bakanı da…
Yetmez, hükümet komple gitsin…
Cumhurbaşkanı da…
Yetmez, yargılansın…
Yetmez, idam edilsin…
Yetmez…
Bu ülkede iktidara oy verenler cezalandırılsın…
Seçimler ve seçim sistemi değişsin…
Açık oy, gizli tasnif…
İl başkanları vali olsun…
Bizim partiye oy verenlerin bir oyu on oy, diğer partiye oy verenlerin on oyu ise bir oy sayılsın…
Son perde:
İmam-Hatip Liseleri kapatılsın…
Diyanet kapatılsın…
Ezan Türkçeye çevrilsin…
Bakın…
Konu nereden nereye geldi…
Millet öğretmenini, öğrencisini kaybetmiş…
Canı yanıyor…
Toplum yas tutuyor…
Ama bazıları hâlâ fırsat kolluyor…
Ve işte tam burada, vicdan ile fırsat arasındaki o ince çizgi bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Kimse, kimsenin siyasi fantezilerine katılmak ve katlanmak zorunda değil.
Bu acı, istismar edilecek bir malzeme değil.
İktidar kendi yetki alanında, muhalefet kendi siyasi zemininde; bakan bakanlığında, müdür müdürlüğünde, öğretmen öğretmenliğinin bilinç ve sorumluluğu ile hareket etmeli ve çözüm üretmelidir.
Hiç kimse, kendisini bu ülkenin sahibi gibi görerek devletin kurumlarına; polisimize, askerimize, hâkimimize, savcımıza, öğretmenimize ve imamımıza karşı saygısızlıkta bulunamaz, onları hedef haline getiremez ve getirilmemelidir de…
Hele ki sokaklar bir güç gösterisi alanı değil, toplumsal düzenin parçası olduğu unutulmamalı; bu ahengi zedeleyecek her türlü eylem ve söylemden de uzak durulmalıdır.