Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde;
Çocukluk yıllarımda buğday ekimine elverişli olmayan tepe yamaçlarındaki meralarda bağlar vardı. Bizim köyün bağları düzlükte ve buğday ekimine elverişli, köye çok yakın yerdeydi. Babamın başka köyde memur olması, annemin ilçenin başka bir köyünden olması nedeniyle hemen hemen tüm köyleri ve bağlarını, bostanlarını (bahçelerini) bilirdim.
Zaman içinde ilk Avrupa’ya gidenler bağlarını ihmal etti. Ardından siyasilerin –oy alma uğruna- köylüye yan gelip yatarak geçim olanağı sağlaması, kimine yaşlılık aylığı, kimine dulluk aylığı, kimine emeklilik aylığı, dekar başına ekmeden karşılıksız para vermesi ile köylülerin üretim istekleri bozuldu. Bağlar, bostanlar battal oldu.
“Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” sözündeki gibi bakmadıkları bağlar, bostanlar dağ oldu.
Üzüm kütükleri söküldü. Bağlara da buğday ekilmeye başlandı. On kilometrekare alanda bir alıç ağacı olması bir zamanlar bu bölgede orman olduğunun işareti sayılırsa, köylerin uzaklarında tek tük kayısı ağaçlarının olması da bir zamanlar buralarda üzüm bağlarının olduğunu gösterir oldu.
Erkekler tarla işleri ve hayvanların bakımı ile ilgilenirken kadınlar, kızlar akşam yemeğine bulgur pilavı yanına çalkama çalkar(ayran) hazırladıktan sonra kollarına mini sepetlerini takarak çocukları ile bağlara doğru giderlerdi. Akşam yemeğini çeşitlendirmek için üzüm toplar, hem o bahaneyle ev işlerinden bunaldıklarından dışarı çıkıp hava alırlardı.
Dedem kendi büyük bağının bir köşesinden bize iki dönüm kadar bir bağ vermişti. Çok iyi bir ziraatçıydı. Bağlara bakarken yanında durur onu izlerdim. Bağ gözü açmayı, budamayı, bellemeyi, dibini doldurmayı ondan öğrendim ve küçük yaşta bağımızın işlerini yapmaya başladım.
Bağa giderken bont çanta şeklinde pilli pikabı da yanımda götürür müzik dinleyerek çalışırdım. Müzik dinletilen ineklerde süt verimi artar, diye bir yazı okumuştum. Ben de müzik dinleyerek iş verimimi arttırırdım. Büyükler bağ bakımı yaparken çocuklar da kendi boylarında kütükler arasında saklambaç oynayarak vakit geçirirlerdi. Bağ bakımı ve bozumu bayram sevinci içinde geçerdi.
Bahar mevsiminde bağ bakımı yaparken sık sık yağmura yakalanır, ilk önce çok değerli pikabı bağrıma basar “aleçik” dediğimiz kulübeye doğru koşardım. Aleçiği olmayanlar da bizim aleçiğe gelir:
“Ahmet, Neşet’ten Zahide’m plağını koy da dinliyek hiyerif,” derler, sigaralarından derin nefesler çekerek plağı dinlerken Zahide’nin nasıl bir kadın olduğunu hayal ederlerdi. Ben, Zahide’yi hep Türkan Şoray’a benzetirdim.
Haziran aylarında kütüklerde küçücük üzümler oluşmaya başlar; her kütükte kaç üzüm olacak diye onları okşayarak sayardım. Kiminde on, kiminde yirmi minik üzümler olurdu.
Önce kayısılar meyve vermeye başlardı. Onlar çağla iken yenmeye başlanır, olgunlaşınca tadına doyum olmazdı. Kayısılar çırpılır, yarılır, güneşe serilirdi kışın hoşaf yapıp tüketmek için. Her köy çocuğunun bağlardan kayısı çalarken bekçilere yakalanma serüvenleri vardır.
Üzümler yetişince; sofralarda soğan, domates, biberden yapılan salatalara üzüm eşlik etmeye başlardı.
Bağ bozumu bir nevi bayramdı. Türküler, şarkılar söylenerek, şakalar yapılarak üzümler ailece özenle toplanır, dolu seleler at arabası, kağnı gibi taşıtlarla evlerde olan, “havt” denilen beton havuzlara doldurulurdu. Havttaki üzümleri ayaklarımla ezmeye bayılırdım. Ezilen üzümlerin suyu havtın altındaki oluktan kulplu bakır kazanlara şırıl şırıl -çeşme gibi- akarak dolardı. Dolan kazanlar yanmakta olan tandırda kaynatılır; içine “ağ toprak” atılırsa pekmez, atılmadan kaynatılırsa ekşi olurdu. Evin büyüğü olan yaşlı kadın, kulplu tas (dev kepçe) ile kaynamakta olan üzüm suyunu karıştırır, yüksekten dökerek kıvamını kontrol ederdi. Kıvamının uygun olduğunu nasıl biliyor diye hayran olduğumuz ninelerimize ermiş gözüyle bakardık. Daha koyu hale gelen, adına çalma denilen ürün “külek” denilen tahta, kapaklı kaplara konulurdu.
“Bıldır (geçen yıl) az çıktıydı ama bu yıl bizim on külek çalmamız, beş küp pekmezimiz ve iki küp ekşimiz çıktı” muhabbetleri dolaşırdı köy odalarında. Ekşiler sulandırılarak yemek yanlarında içilen meyve suyu görevi görürdü. Kışın ayazında içilen bir bardak pekmez; okula giderken, kızak kayarken, kardan adam yaparken enerji verir üşütmezdi. Bazen pekmeze un karıştırılıp kaynatılır “haside” yapılırdı. Tandırda yapılan kaygananın yanında yenen hasideye, çalma yemeye doyum olmazdı.
Bahar geldiğinde karlar erir, tepelerde tek tük kar öbekleri gözükürdü. Çiğdem kazmaya gittiğimizde bez torbalarımıza; üzerindeki kirli karı sıyırıp altta kalan, donup çözülerek kaba kum kıvamına gelmiş karları doldurur, köye getirirdik. Çiçekli, çinko sahanlara doldurduğumuz karın üzerine pekmezle süt döker, karıştırır afiyetle yerdik. Bu doğal dondurmadan aldığım tadı hiçbir dondurmadan alamadım.
Nasıl ki arılar, karıncalar kış için çalışır yiyecek hazırlarlarsa insanlarda yazdan; pekmez, turşu, meyve kurusu, reçel, yarma, bulgur, düğürcük( köftelik bulgur) hazırlarlardı. Ceplerimize doldurduğumuz elma, armut, erik, kayısı, üzüm kurularını atıştırmalık olarak yerdik.
Kışa hazırlanmayanlar için de köy odalarında Ağustosböceği ile Karınca öyküsü anlatırlardı. Arada bir çıkan ağustos böcekleri kınanırdı. Yıllar içinde karıncalar azaldı, ağustos böcekleri çoğaldı. İnsanların çoğunluğu artık yaz boyu saz çalıp türkü söylemeye başladılar. Ağustosböceği ile Karınca öyküsü de anlatılmaz oldu. Çünkü ağustosböcekleri çoğalmış, karıncalar azalmıştı. Ağustosböcekleri anlatılmasını istemez oldular. İşin en acı yanı bu durum, ne yetkililerin ne de hükümetlerin umurunda olmadı. Hayat pahalılığı aldı başını gitti. Bir kişinin çalışıp on kişinin yediği yoksul hanelere döndük.
Bakalım üretmeden tüketerek nereye kadar gideceğiz?
Ahmet KOÇAK
