BURSA: Serbest Muhasebeci Mali Müşavir, Bağımsız Denetçi ve Kooperatif Dış Denetçisi Selma Çalışır, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan finansal skandallar üzerinden mali denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik konularına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Kombassan, Yimpaş, Jet Fadıl, Deniz Feneri, Çiftlik Bank ve Thodex gibi farklı dönemlerde gündeme gelen olayların yalnızca kaybedilen paralar üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Çalışır, asıl sorgulanması gereken konuların insanların güveninin nasıl kazanıldığı ve denetim sistemlerinin neden zamanında devreye giremediği olduğunu ifade etti.
Çalışır, finansal yapılarda kullanılan söylemlerin tek başına güven ölçütü olamayacağını belirterek, “Niyet söylemde değil, paranın izinde belli olur” değerlendirmesinde bulundu.
Finansal mağduriyetlerin yalnızca “İnsanlar neden inandı?” sorusuyla açıklanmasının eksik bir yaklaşım olduğunu belirten Çalışır, yatırımcıların kararlarında kullanılan güven unsurlarının da incelenmesi gerektiğini söyledi.
Bazı yapıların ticari faaliyetlerini “faizsiz ve helal kazanç”, “yerli ve millî sermaye”, “din kardeşliği”, “yardım” veya “yerli üretime destek” gibi söylemler üzerinden sunduğuna dikkat çeken Çalışır, bu durumun yatırım ilişkisini sıradan bir ticari işlem olmaktan çıkarabildiğini belirtti.
Çalışır’a göre, bazı durumlarda yatırımcıların bilanço, bağımsız denetim raporu, teminat veya finansal güvence yerine yöneticilerin kişisel itibarı ve kullanılan toplumsal değerler üzerinden karar vermesi, mali risklerin gözden kaçmasına neden olabiliyor.
Bir kişinin suç kastı veya kötü niyetinin yalnızca söylemlerinden hareketle belirlenemeyeceğini, bunun somut deliller ve yargı kararlarıyla ortaya konulabileceğini vurgulayan Çalışır, buna karşılık para hareketlerinin finansal yapıların işleyişi hakkında önemli bilgiler sunduğunu söyledi.
Çalışır, şu soruların yatırımcılar ve denetim mekanizmaları açısından önem taşıdığını belirtti:
Finansal yapıların değerlendirilmesinde reklam ve söylemlerden çok bilanço, banka hareketleri, ilişkili taraf işlemleri ve bağımsız denetim raporlarının dikkate alınması gerektiğini ifade eden Çalışır, “Bir yapının gerçek durumu reklamlarında değil, mali kayıtlarında görülür” görüşünü dile getirdi.
Bazı şirket ve yapıların siyasetçiler, bürokratlar veya kamuoyunda tanınan kişilerle birlikte görüntü vermesinin toplumda ek bir güven algısı oluşturabildiğine dikkat çeken Çalışır, açılış törenleri, resmî ziyaretler ve çeşitli organizasyonlarda çekilen fotoğrafların zaman zaman güvenilirlik göstergesi olarak algılanabildiğini söyledi.
Bir siyasetçiyle fotoğraf çektirilmesinin tek başına herhangi bir suçun göstergesi olmadığını vurgulayan Çalışır, ancak vatandaş açısından bu tür görüntülerin “Devlet bunları biliyor ve güveniyor” şeklinde algılanabileceğini belirtti.
Çalışır, kamu denetiminin yalnızca sistem çöktükten sonra soruşturma yürütmekten ibaret olmaması gerektiğini ifade ederek, önleyici denetimin önemine dikkat çekti.
Finansal skandalların çoğunun bir gecede ortaya çıkmadığını belirten Çalışır, bazı yapıların yıllarca faaliyet gösterdiğini, reklam yaptığını, şubeler açtığını ve geniş kitlelerden para topladığını hatırlattı.
Bu süreçte şirketlerin nakit durumunun, yatırımcıların para çekme taleplerini karşılayıp karşılayamayacağının, ilişkili taraf işlemlerinin ve yöneticilerle şirket arasındaki mali ilişkilerin düzenli biçimde incelenmesi gerektiğini belirten Çalışır, denetimin temel amacının sorun ortaya çıktıktan sonra tabloyu tespit etmek değil, risk oluşmadan önce müdahale edebilmek olduğunu söyledi.
Çalışır, “Sistem çöktükten sonra yapılan inceleme, kaybolan parayı her zaman geri getirmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
Çalışır, mali sistemlerde görevler ayrılığı ve bağımsız denetimin önemine de dikkat çekti.
Parayı toplayan, harcayan, muhasebeleştiren ve yatırımcıya bilgi veren kişilerin aynı kontrol mekanizması içerisinde bulunmasının önemli riskler oluşturabileceğini belirten Çalışır, etkin iç kontrol ve bağımsız denetim mekanizmalarının finansal usulsüzlüklerin önlenmesinde önemli rol oynadığını ifade etti.
Şirket yönetimi, muhasebe, iç kontrol, bağımsız denetim ve kamu denetiminin birbirini tamamlayan ancak bağımsız işleyen mekanizmalar olması gerektiğini belirten Çalışır, “Başkasının parasını yönetiyorsanız yalnızca vicdana değil, kurallara ve denetime de ihtiyaç vardır” dedi.
Finansal soruşturmalar ve davaların uzun sürmesinin de mağduriyetlerin büyümesine neden olabileceğine dikkat çeken Çalışır, süreç uzadıkça mal varlıklarının el değiştirmesi, şirketlerin kapanması veya finansal kaynakların izinin sürülmesinin zorlaşabileceğini belirtti.
Ekonomik suçlarda zaman faktörünün önemli olduğunu ifade eden Çalışır, etkin soruşturmanın yanı sıra mağduriyetin büyümesini engelleyecek tedbirlerin de önem taşıdığını söyledi.
Finansal bir yapı çöktüğünde mağdurlara yöneltilen “Neden inandınız?” ve “Neden araştırmadınız?” sorularının tek başına yeterli olmadığını belirten Çalışır, yatırımcının kendi risk değerlendirmesini yapmasının önemli olduğunu ancak bunun şirketlerin doğru bilgi verme ve kamu kurumlarının denetim sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını ifade etti.
Çalışır, “Yatırımcının dikkatsizliği, denetimsizliği meşrulaştırmaz” dedi.
Son dönemde fon ve borsa tartışmaları kapsamında gündeme gelen yaklaşık 800 milyar liralık rakamın tamamının “çalınmış para” şeklinde değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Çalışır, inceleme veya tasfiye kapsamındaki toplam büyüklük ile mahkeme kararıyla suç sonucu elde edildiği kesinleşmiş tutarların birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi.
Bununla birlikte yüksek tutarlı fonlarda likidite riskleri, düşük işlem hacimli hisselerde yoğunlaşma, yatırımcıların para çekme taleplerinin karşılanması ve olası piyasa manipülasyonları gibi başlıkların ciddi biçimde incelenmesi gerektiğini belirten Çalışır, finansal sistemde risklerin zamanında tespit edilmesinin önemine dikkat çekti.
Yaşanan finansal skandalların yalnızca kişisel tercihler veya bireysel ahlak üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Çalışır, benzer yöntemlerin farklı dönemlerde farklı isimlerle tekrar etmesinin sistemsel sorunların da ele alınmasını gerekli kıldığını söyledi.
Çalışır’a göre finansal sistemde güvenin sermayeye dönüştürülmesi, dinî veya millî değerlerin ticari güven unsuru olarak kullanılması, siyasi ve toplumsal itibarın mali güvence gibi algılanması, yetersiz iç kontrol ve geciken denetim mekanizmaları birlikte değerlendirilmesi gereken başlıklar arasında bulunuyor.
Finansal yapılarda güvenin söylemlerle değil, şeffaflık ve hesap verebilirlikle oluşturulması gerektiğini vurgulayan Çalışır, dinî veya millî değerleri öne çıkaran şirketlerin denetimden muaf tutulamayacağını belirtti.
“Helal kazanç” söyleminin yatırım risklerinin açıklanmasının alternatifi olmadığını, “yerli ve millî” ifadesinin bağımsız denetim ihtiyacını ortadan kaldırmadığını belirten Çalışır, toplumsal güvene sahip yapıların mali açıdan daha fazla şeffaflık göstermesi gerektiğini ifade etti.
Çalışır, değerlendirmesini şu ifadeyle tamamladı:
“İyi niyetin en güçlü kanıtı söz değil, şeffaflıktır. Başkasının parasını yönetenler için gerçek güven; denetlenebilir olmak, hesap verebilmek ve paranın nereye gittiğini açıkça gösterebilmektir. Niyet söylemde değil, paranın izinde belli olur.”