Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği Genel Başkanı Rafet Ulutürk makalesinde;
İnsan, çoğu zaman ölümden değil; aslında bilinmezlikten korkar. Daha doğrusu, kontrol edemediği şeylerden ürker. Çünkü hayatı boyunca kurduğu düzen, alıştığı yüzler, sahip olduğunu sandığı şeyler bir anda elinden kayacak gibi görünür. İşte bu yüzden ölüm, zihinde bir “kayıp” olarak şekillenir.
Oysa mesele kaybetmek değil, yanlış yere tutunmaktır.
İnsan, kendini dünyaya ait zannettikçe ölümü bir son gibi görür. Halbuki bu dünyaya “ait” değil, sadece “misafir” olduğunu idrak ettiği anda, ölümün anlamı değişmeye başlar. Artık ölüm, elinden alınan bir şey değil; asıl yerine iade edilmek olur.
Bu noktada insanın en büyük yanılgısı “sahiplik” duygusudur.
“Benim hayatım, benim bedenim, benim sevdiklerim…”
Oysa hiçbirine gerçek anlamda sahip değildir. Hepsi kendisine emanet verilmiş, süreli misafirlerdir. İşte ölüm, bu emanetlerin geri alınma vaktidir.
Bu açıdan bakıldığında ölüm, bir kopuş değil; bir çözülüştür.
Bağların çözülmesi…
Yüklerin bırakılması…
Dar bir kimlikten geniş bir hakikate geçiş…
İnsan hayatı boyunca kendine bir “ben” inşa eder. Bu benlik; korkularla, arzularla, beklentilerle örülüdür. Fakat ölüm, bu yapay kimliği dağıtır. Geriye sadece hakikat kalır.
Belki de ölümün bu kadar ürkütücü gelmesinin sebebi, insanın kendi hakikatiyle yüzleşmekten kaçmasıdır.
Çünkü ölüm, insana şunu sorar:
“Sen gerçekten kimdin?”
Ne kazandığın değil…
Ne biriktirdiğin değil…
Ne kadar sevildiğin bile değil…
Ne olduğun.
İşte bu yüzden ölüm, bir son değil; bir açığa çıkıştır.
Kabir: Sessiz Bir Hakikat Alanı
Kabir, çoğu zaman korkunun sembolü olarak tasvir edilir. Karanlık, yalnızlık ve bilinmezlik… Fakat aslında kabir, insanın kendisiyle en çıplak hâliyle karşılaştığı yerdir.
Orada ne unvan kalır, ne rol…
Ne alkış, ne de itibar…
Sadece insan ve hakikat.
Bu yönüyle kabir, bir yokluk değil; bütün maskelerin düştüğü bir sahnedir. Ve bu sahnede insan, dünyada inşa ettiği hayatın özetiyle karşılaşır.
Eğer hayatını hakikat üzere yaşamışsa, bu karşılaşma bir huzur olur.
Aksi hâlde, bir yüzleşme…
Ölüm Korkusu mu, Yaşam Korkusu mu?
Aslında insanın korktuğu şey çoğu zaman ölüm değil; gereği gibi yaşamamış olma ihtimalidir.
İçten içe bilir ki:
Haksızlıklara sustu
Doğruyu bildiği hâlde söylemedi
Geçici olanı kalıcı zannetti
Kendini unuttu
Bu yüzden ölüm, bir bitişten ziyade bir “hesaplaşma” hissi uyandırır.
Fakat aynı ölüm, hakikate yakın yaşayan biri için bambaşka bir anlam taşır. O kişi için ölüm:
Bir kavuşmadır
Bir tamamlanmadır
Bir dönüştür
Yeni Bir Perspektif: Ölüm Bir Davettir
Belki de ölümü anlamanın en doğru yolu, onu bir “son” olarak değil; bir davet olarak görmektir.
Bir çağrı…
“Artık gel” denilen bir an…
Dünya sahnesindeki rolünü tamamlayan insanın, asıl yurduna çağrılması…
Bu bakış açısıyla ölüm:
Kayıp değil, buluştur
Ayrılık değil, vuslattır
Karanlık değil, açıklıktır
Sonuç Yerine: Nasıl Yaşarsan, Öyle Ölürsün
Ölümün nasıl görüneceği, aslında hayatın nasıl yaşandığıyla doğrudan ilgilidir.
Eğer insan:
Hakikatten kaçmışsa → ölüm karanlık görünür
Hakikate yönelmişse → ölüm aydınlık olur
Çünkü ölüm, yeni bir şey getirmez.
Sadece içimizde olanı açığa çıkarır.
Bu yüzden mesele ölümü anlamak değil, hayatı doğru anlamaktır.
Zira insan, aslında her gün biraz ölür…
Ve her gün biraz ebediyete yaklaşır.