Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı siyaset bilimci ve uluslararası ilişkiler uzmanı Mehmet Emir Aksoy makalesinde;
İsrail siyasetinde ortaya çıkan yeni tabloyu yalnızca Benjamin Netanyahu’nun iktidar mücadelesi üzerinden değerlendirmek, yaşanan değişimin gerçek boyutunu anlamak için yeterli değil. Bugün İsrail parlamentosunda şekillenen denklem; Arap siyasi temsilciliğinin artan ağırlığını, eski Sovyet coğrafyasından gelen göçmenlerin toplumsal etkisini ve ülkenin bölgesel güvenlik önceliklerini aynı zeminde buluşturuyor.
27 Ekim seçimlerinin ardından Netanyahu’nun 53 sandalyede kalması, muhalefetin 48 ve Arap partilerinin toplam 19 milletvekili çıkarması, İsrail siyasetinde yeni bir aritmetik ortaya çıkardı. Arap partilerinin desteğiyle Netanyahu karşıtı blokun 67 sandalyelik bir potansiyele ulaşması önemli. Ancak bu tabloyu ortak bir siyasi programın oluştuğu şeklinde okumamak gerekiyor. Çünkü Filistin meselesi, güvenlik politikaları ve devletin kimliği konusunda taraflar arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor.
Bu noktada Avigdor Lieberman’ın tutumu dikkat çekiyor. Sovyet Moldova’sından İsrail’e göç eden Lieberman, 1999 yılında kurduğu Evimiz İsrail partisiyle eski Sovyet coğrafyasından gelen seçmenlerin siyasi temsilinde önemli bir rol üstlendi. Lieberman’ın Arap partilerinin desteğine dayalı bir hükümete karşı çıkması, Netanyahu karşıtı cephenin önündeki en önemli siyasi sorunlardan birini gösteriyor. Dolayısıyla İsrail’de iktidar değişikliği isteyen aktörlerin aynı zamanda nasıl bir İsrail istedikleri sorusu da gündeme geliyor.
Bu siyasi yapının tarihsel arka planında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yaşanan büyük göç hareketi bulunuyor. 1989 sonrasında İsrail’e gelen yaklaşık bir milyon Rusça konuşan göçmen, ülkenin demografik, kültürel ve siyasi yapısında kalıcı değişikliklere yol açtı. Bu göç dalgasının içerisinde Sovyet Azerbaycanı’ndan gelen Yahudi toplulukları da önemli bir yer tutuyordu. Dağ Yahudileri ve Bakü’deki Aşkenaz toplulukları farklı tarihsel geçmişlere sahip olsalar da Sovyet döneminin ortak toplumsal atmosferinde şekillendiler.
Azerbaycan bağlantısını yalnızca göç hareketleriyle sınırlamak da doğru olmaz. Hazar coğrafyasının tarihsel mirası, Sovyet döneminden kalan toplumsal ilişkiler ve günümüzde Bakü ile Tel Aviv arasında gelişen stratejik ortaklık, daha geniş bir jeopolitik çerçevede değerlendirilmelidir. Hazar Kağanlığı’nın Yahudiliği kabul eden yönetici çevresi bu tarihsel kesişimin dikkat çekici örneklerinden biridir. Bununla birlikte günümüz Azerbaycan Yahudileriyle Hazar toplulukları arasında doğrudan soy bağı bulunduğunu ileri sürmek için yeterli tarihsel kanıt yoktur.
Bugün Azerbaycan ve İsrail ilişkileri enerji, savunma sanayii, güvenlik ve İran faktörü üzerinden stratejik önem taşıyor. Bu ilişkilerin arka planında ise göç, dil ve tarihsel toplumsal bağlar bulunuyor. İsrail’deki Sovyet kökenli seçmenlerin bu dış politika ilişkilerine etkisi ayrıca incelenmesi gereken bir konu.
Sonuç olarak İsrail’deki yeni siyasi mücadele, Netanyahu’nun geleceğinden daha geniş bir anlam taşıyor. Arap milletvekillerinin artan parlamenter ağırlığı, Sovyet sonrası toplumun siyasi temsili ve Azerbaycan’la kurulan stratejik ilişkiler, ülkenin geleceğine dair farklı dinamikleri ortaya çıkarıyor.
İsrail’de iktidar değişebilir; fakat devletin güvenlik anlayışının ve bölgesel önceliklerinin değişmesi çok daha kapsamlı bir dönüşüm gerektirir. Asıl mesele Netanyahu’nun ardından kimin geleceği değil, yeni İsrail siyasetinin hangi toplumsal ve stratejik dengeler üzerine kurulacağıdır.