Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Güzel ülkemin, güzel şehirleri… illeri, ilçeleri, köyleri…
Memleketin her tarafı bir başka güzel ama sanki Çanakkale bir başka güzel…
Hele ki baharda…
Bu sene kış biraz uzun sürdü…
Kâinatta öyle güzel bir düzen var ki her şey yerli yerinde ne bir eksik ne bir fazla…
Kış kışlığını, yaz yazlığını biliyor… Bahar da vakti gelince toprağın üstünde her şey dantel gibi kusursuzca işleniyor…
Yağmurlar yağdı… Barajlar doldu…
İnsanların yüzü gülüyor…
Dağlar, bayırlar, ovalar yemyeşil… Meşeler gövermiş… Çiçekler açmış…
Her taraf mis gibi kokuyor…
Kendimizi memleketin giderek gürültüye dönüşen gündemine o kadar kaptırmışız ki, bazen gözümüz burnumuzun dibindeki güzelliği görmüyor…
O gün Afyonkarahisar Belediye Başkanı’nın CHP’den istifa edip AK Parti’ye geçeceği söylenmeye başlamıştı… Memleketin dört bir yanında bu haber konuşuluyordu.
Açıklamalar… bağrışmalar… küfürler… hakaretler… bitmeyen tartışmalar…
Oysaki dışarıda bahar vardı… Yolların kenarları çiçek tarlasına dönmüş, memleket mis gibi kokuyordu…
Radyoda biri hararetle konuşmuyor, adeta “Onu Afyon’un sokaklarında yürütmeyin” diye yırtınıyordu… Öteki kanalda “Türkiyem” çalıyordu…
“Türkiyem”…
İnsan memleketini seviyordu…
Bazen kızarak… bazen kırılarak… ama yine de seviyordu…
Baharın bütün güzelliğiyle toprakla, hava ile ve suyla buluştuğu o rengârenk manzaranın içinde, hiç acele etmeden Çanakkale’ye doğru giderken otomobilin camını açtım…
Bir anda içeriye geçmiş günler doldu sanki…
Çanakkale ormanlarındaki çam ağaçlarının reçinesinin keskin kokusu… yeni uyanmış yeşilin ferahlığı… yol kenarlarında açmış kır çiçeklerinin birbirine karışan kokusu… ve uzaktan kendini hissettiren denizin iyotlu nefesi…
Hepsi aynı anda içeri doluyordu.
Sanki tabiat, bütün kokularını bir araya getirip memleketime özel bir bahar buketi hazırlamıştı.
İnsan o an şunu anlıyor:
Bazı kokular burna değil, hafızaya işliyor…
Ve insan yıllar geçse de bazı memleket duygularını unutmuyor…
Yol üstündeki Lapseki ilçesinde, eskiden beri yemeklerini ve hizmetini beğendiğim bir benzinlikte mola verdim…
İyi ki de mola vermişim…
Yeni konseptiyle bambaşka bir havaya bürünmüş… Ferahlığı, düzeni ve insanı yormayan sadeliğiyle artık sadece bir geçiş noktası değil, küçük bir durak nefesi olmuş.
Eskiden yol kenarında “uğranır geçilir” denilen yerler vardı… Şimdi bazı yerler insanı biraz daha oturtup düşündürüyor.
Önümdeki masada yaşlıca bir çift oturuyordu… Sessiz, sakin yemeklerini yiyorlardı. Yüzlerinde yılların yorgunluğu, gözlerinde ise Anadolu insanına mahsus o sabırlı dinginlik vardı.
Garson yanlarına geldiğinde yaşlı adam hafifçe etrafına baktı ve dedi ki:
“Burası zamanında bizim harman yerimizdi…”
Bir an durdum…
Çünkü o cümle sadece bir mekânı anlatmıyordu… Bir ömrü anlatıyordu.
Toprağın nasıl işlendiğini… emeğin nasıl paylaşıldığını… yoklukla nasıl yaşandığını anlatıyordu.
Belki de aynı yerde bir zamanlar kağnılar durmuş… çocuklar koşmuş… harman savrulmuştu…
Kalkarken hafifçe takıldım:
“Demek burası sizin harman yerinizdi… ama sizde pek harman dövmüş bir tip yok doğrusu…”
Gülümsedi…
“Yok… dedemin harman yeriydi burası… bizim çocukluğumuz burada geçti…” dedi.
Sonra ekledi:
“Kıyasladığın zaman… o zaman harman vardı. Şimdi otomobiller, akaryakıt istasyonu ve devasa bir lokanta…”
Haklıydı…
Ama eksik bir haklılık değil; zamanın içinden konuşan bir haklılıktı bu.
Bir zamanlar aynı yerde saman kokusu vardı… kağnı gıcırtısı vardı… imece vardı… insanlar birbirinin sesini daha uzaktan tanıyordu…
Şimdi ise asfalt vardı… tabelalar vardı… hızlı akan araçlar ve başka bir hayat düzeni vardı.
Ama toprak aynı topraktı.
Sadece üstündeki hayat değişmişti.
Tam o sırada başka bir yaşlı adam araya girdi:
“Görmek isteyenden daha kör… anlamak istemeyenden daha cahil insan bulamazsın…” dedi.
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Yaşlı adam çayından küçük bir yudum aldı… Kimse hemen konuşmadı…
Çünkü bazı sözler açıklama istemez; sadece insanın zihnine sessizce yerleşir.
Yol devam ettikçe manzara da değişiyordu…
1915 Çanakkale Köprüsü boğazın üzerine inci gibi gerilmişti…
Sadece iki yakayı değil, sanki iki zamanı da birbirine bağlıyordu.
Her tarafında başka bir hareketlilik vardı… Yeni düzenlemeler, yeni binalar, yeni kamu yapıları… Şehir kendini yeniliyordu. Kabuğunu kırıyordu…
İlçe Emniyet Müdürlüğü binası, o gün açılışı yapılan yapılardan biriydi… Lapseki Devlet Hastanesi, Hükümet Konağı, yeni yollar, sahil düzenlemeleri… Lapseki sanki uzun yıllar içine kapanmış bir şehir olmaktan çıkıp yeniden ayağa kalkıyordu…
18 Mart Çanakkale Şehitler Köprüsü, Lapseki’ye ve Çanakkale’ye çok şey katmıştı…
Çok değil… 1940’lı yıllarda rahmetli babamın at arabasıyla gitmekte zorlandığı yollar, şimdi çift şeritli yollarla, viyadüklerle, tünellerle aşılmıştı…
Babamın günler süren yolculuğu şimdi saatlere sığıyordu…
Şimdi çift şeritli yollar…
Boğazın üstüne kurulan köprü…
Vızır vızır siren çalarak geçen ambulanslar…
Helikopter ambulansları…
Mehmet Akif Ersoy Çanakkale Devlet Hastanesi… Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nin yeni yapıları… büyüyen yerleşim alanları… hepsi şehrin değiştiğini gösteriyordu.
Eskiden daha küçük, daha içine kapanık bir sahil şehri olan Çanakkale… şimdi üniversitesiyle, hastaneleriyle, köprüleriyle ve artan nüfusuyla bambaşka bir şehre dönüşmüştü.
En önemlisi de ÇOMÜ’den öğrenciler dağılmıştı… Başı örtülü ya da başı açık gençler yan yana, kol kola yürüyordu…
Şehre bakınca insan şunu hissediyordu:
Memleket sadece betonla değil… birlikte yaşama alışkanlığıyla da büyüyordu…
Ben Çanakkale’ye vardığımda şunu hissettim:
Memleketime bahar gelmiş…
Ama sadece toprağa değil…
İnsanın hafızasına… değişimine… sorularına ve suskunluklarına da… gerçekten bahar gelmiş…