MADENCİ DİRENİŞİ VE 1 MAYIS!

MADENCİ DİRENİŞİ VE 1 MAYIS!
Yayınlama: 27.04.2026
A+
A-

Sendikacı Veli Beysülen makalesinde;

Uzun süredir yazılarımda, yaşadığımız ülke Türkiye’nin ucuz emek cenneti haline getirildiğini yazarım. Kuşku yok ki, bunun akla gelen ilk nedeni, uygulanan ekonomik politikadır. Nitekim bende yazılarımda, iktidarın kaynak dağıtımında izlediği politikayı eleştirir ve bu duruma dikkat çekerim. Kuşku yok ki, bunun tek nedeni,  iktidarın sınıfsal tercihinin belirleyici olduğu ekonomi politikası değil. Örneğin; yıllardır bu ülkede, anayasal haklarını kullanarak, sendikaya üye olan işçiler, işten çıkarılıyorlar. Maalesef örgütlenen işçilerin işten çıkarılmaları ülkenin kanayan yarası. Kuşkusuz işverenler anayasayı tanımama cesaretini ülkeyi yöneten iktidarlardan alıyorlar. Zira bu yasa tanımazlığın ciddi bir müeyyidesi yok. Müeyyidesi olmadığı gibi, haklarına sahip çıkan işçilerin, direniş ve eylemleri de kolluk şiddetiyle engelleniyor. Yani bu ülkede, anayasa ve yasaları gözetmesi  gereken hükümetler, halkın vergisiyle, gerekli teçhizatı kullanımına tahsis ederek, istihdam ettikleri kolluk gücünü, anayasal haklarını kullanan yurttaşlara karşı kullanıyorlar. Bir başka deyişle  çalışanın vergisi, anayasal hakkını kullandığında kendisine karşı kullanılıyor.

Son günlerde, bu ülkenin insanı, maden işçilerinin direnişini takip ediyor ve görüyor. Ziıra daha önce Türkiye Kömür İşletmelerine (TKİ) bağlı Eskişehir’de faaliyet yürütürken, özelleştirme sürecinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu TMSF’ye  6 yıl sonra ise Yıldızlar SSS Holdinge devredilen, Doruk Madencilik’te çalışan Bsğımsız Maden-İş Sendikası üyesi işçiler, aylardır ödenmeyen hakları için, Eskişehir’den Ankara’ya yürüdüler. İşçilerin direnişi Ankara Kurtuluş Parkı’nda devam ediyor. 24 Nisan tarihinde Bakanlığa yürümek isteyen işçileri ablukaya alan polis yürüyüşe izin vermediği gibi işçilere müdahale etti.

Halbuki 13 Nisan 2026 tarihinde Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen işçilerin  talepleri kazanılmış haklarının karşılanması. Bunlar karşılandığın da sorun zaten giderilmiş olacak. Ne yazık ki, işçilerin kanuni haklarının ödenmesini sağlaması gereken kamu yönetimi, işçileri polis zoruyla engelliyor ve şiddet uyguluyor.

İşçilerin talepleri şöyle:

* Aylarca ödenmeyen ücret alacaklarının ödenmesi,

* TMSF öncesi ve sonrasında haksızca çıkış alan tüm işçilere tazminat haklarının ödenmesi,

* Halihazırda çalışan işçilere rızası olmadan dayatılan ücretsiz izin uygulamasının kaldırılması,

* İSİG kurallarına uygun güvenli bir çalışma ortamının oluşturulması,

* Sendika üyesi olup mücadelede öncülük ettikleri için işten çıkarılan işçilerin işe iadesi,

* Madenin kamulaştırılması, iş güvencesinin teminat altına alınması.

Görüldüğü gibi talepler anayasa ve yasalar çerçevesinde kazanılmış haklar. Başta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı  Hükümet, işçilerin kannuni kazanımlarını karşılamayan holdingi sorumluluklarını yerine getirmeye zorlamak yerine, yıllardır yaptığını yapıyor ve işçileri kolluk gücüyle engelliyor. Bu politikanın adına anayasayı tanımayan işverenlerin, devlet tarafından korunması denir.

Bu eylem bana, günümüzde İvmesi düşmüş olan ancak 1960’lı yıllardan bu yana, Türkiye işçi sınıfının, genel ve lokal birçok eyleminin altın harflerle yazıldığı tarihini hatırlattı.

1 Mayıs, İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü haftasında olduğumuz bugünlerde bunları kısaca hatırlamakta yarar var diye düşünüyorum.

1940’li yılların sonlarında başlayan sendikal mücadele, 1960’lı yıllarda ivme kazandı. 1961 Saraçhane Mitingi ile sıçrama yapan mücadele 1963 Kavel Kablo direnişi ile kazanımlar elde etmeye başladı. 1966 Şişe Cam Grevi, işten çıkarılan Çorum Belediye işçilerinin 1966 yılında Çorum’dan Ankara’ya yaptıkları çıplak ayaklı yürüyüş, 1967 yılında DİSK’in kuruluşu, 1970 Şubat ayında başlayıp Mayıs’ta kazanımlarla sonuçlanan Sungurlar Kazan direnişi, DİSK ve bağlı sendikalar ile bağımsız sendikaları, sendikal alandan tasfiye için, sendikal mevzuatta yapılmak istenen düzenlemelere karşı, DİSK’in çağrısıyla  ayağa kalkan işçi sınıfının, iki gün hayatı durdurduğu 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, 1970’li yıllar boyunca, yaygın şekilde devam eden grev ve direnişler. 1976 yılından itibaren 1 Mayıs’ın alanlarda kutlanmaya başlanması, DGM direnişleri, faşizme İhtar eylemleri, MESS grevleri gibi altın harflerle yazılacak birçok eylem, direniş ve grev yaşandı.

12 Eylül Faşizmimin karanlık döneminde, DİSK ve bağlı sendikalar ile bağımsız sendikaların faaliyetlerinin durdurulmasından dolayı ara verilen eylem ve direnişler. 1986 yılında NETAŞ greviyle yeniden ivme kazandı. Kamu işçilerinin, zamanın iktidarına karşı yaptığı 1989 Bahar Eylemleri, Zonguldak Maden İşçilerinin 1991 yılında başlattıkları büyük Ankara yürüyüşü, Kamu Çalışanlarının 1990’lı yıllarda verdikleri  sendikal hak mücadelesi, yürüyüşler Ankara Kızılay oturma eylemi ve büyük Tekel Direnişi ilk anda aklıma gelen, kamuoyunun desteğini alan eylem, direniş, grev ve yürüyüşlerdir. Bunların yanı sıra 1995 yılında DİSK’in öncülüğünde başlayan emeklilerin sendikal mücadelesi inatla devam ediyor. Elbette işçi sınıfı tarihinde, tek tek işyerleri ile işkollarında yapılan birçok eylem var.

Yukarıda belirttiğim gibi 1 Mayıs haftasındayız. Dolayısıyla geçmişin mücadelelerinin kazandırdıklarını unutmadan, işçi sınıfı ile emekçi halkın hakları etrafında kenetlenmek ve alanlarda olmak oldukça önemli. Özellikle örgütsüzlüğün dayatıldılğı, örgütlenen işçinin anayasayı tanımayan işverenlerce baskı altına alınıp işten çıkarıldığı günümüzde, güç kaybetmiş sendikal hareketin, bu 1 Mayıs’ı yeniden ayağa kalkmanın fırsatı olarak kullanması önemlidir.

Yıllardır 1 Mayıs’ı birlikte kutlayan, DİSK, KESK, TMMOB ve TTB bu yılda ortak kutlama hazırlıklarını sürdürüyorlar. Gerek görsel gerekse yazılı medya aracılığıyla, işçileri, kamu çalışanlarını, mühendis ve mimarları, doktorları, emeklileri kısacası sistemin tüm mağdurlarını alanlara çağırıyorlar. Taleplere dair Hazırladıkları bildirileri, en yaygın şekilde sokaklarda, meydanlarda, kent merkezlerinde, sanayi sitelerinde, çarşı ve pazarda dağıtarak, halkı bilgilendiriyor ve alanlara çağırıyorlar.

4 örgütün hazırladığı ve “İşçiler, kamu emekçileri, mühendisler, mimarlar, hekimler, emekliler, gençler, kadınlar; bizler bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üretenler olarak; Bu düzene itirazımız var!” Diye başlayıp;

“Çünkü biz çalışıyoruz, biz üretiyoruz; ancak emeğimizin karşılığını alamıyoruz.” Diye devam eden bildiri de emeğin kayıpları ile beklentilerine dair önemli tespitler var.

Evet, daha önce birçok yazımda belirttim, Türkiye sömürünün katlanarak sürdüğü bir ülke. 46 yıl önce uygulanmasına başlanan yeni liberal ekonomik program, sağlık, sosyal güvenlik, emeklilik, devletin üretim ve hizmetlerden çekilmesi, devletin halka ucuza verdiği hizmetlerin tasfiyesi toplumun emekçi kesimlerini yoksulluğa sürükledi.

Çalışma hayatına getirilen, esnek ve kuralsız çalışma biçimleri ile işçiler çok daha uzun saatler daha düşük ücretlerle çalışıyorlar. İşçiler, kamu çalışanları ve emekliler yoksullaşırken; başta bankacılık sektörü, şirketler ve holdingler, faiz, ballı ihaleler ve rant gelirleriyle servetlerine servet katıyorlar. Bu ülke de gelirde ve vergide adalet yok. Zira iktidar, asgari ücret ile emekli maaşlarına düşük artışlar yaparak, onları altta eşitleme politikası uyguluyor. Çalışanların önemli bir kısmı açlık sınırının altında ki asgari ücretle çalışıyor. Kısmen asgari ücretin üzerinde çalışanların ücretleri ile asgari ücet arasındaki makas gün geçtikçe kapanıyor. Vergide adalet yok. Zira herkesin piyasada tükettiği mal hizmetlerin fiyatları üzerinden  eşit ödediği, KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı %70’leri aştı. Yani çok kazanandan çok az kazanandan az vergi alınması ilkesi yok edildi. Çünkü gelire göre verginin yerini, en zengin ile en yoksulun eşit ödedikleri dolaylı vergiler aldı. Öte yandan sermayenin tahakkuk eden vergileri tahsis edilmediği gibi vergi aflarıyla hibe ediliyor.

Anayasanın ikinci maddesinin amir hükmü olan sosyal devlet yok edildi. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi devletin temel görevleri, sermayenin yatırım alanı haline getirildi. Hastaneler, okullar özelleşti. Maalesef bu temel hizmetler, yoksul emekçiler için lüks tüketim haline getirildi. Sokaklar, işyerleri, küçücük çocukların emanet edildikleri okullar güvenli değil. Çeteler, uyuşturucu satıcıları, sokaklarda okul önlerinde cirit atıyorlar.

Bu gidişe karşı çıkan, iktidara muhalefet eden, sendikacılar, siyasetçiler, belediye başkanları, belediye meclis üyeleri, gazeteciler, gençler, insan hakları savunucuları, doğa tahribatına karşı çıkanlar, yüzlerce yıldır işledikleri topraklarına gece yarısı kararnamesi ile el konmasına karşı çıkan köylüler, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor cezaevine tıkılıyor. Tüm bunlara dur demek, için, şimdi her zamankinden daha çok yan yana olmaya, örgütlenmeye, yeter artık demeye ihtiyaç var.

Bakın; DİSK, KESK, TMMOB ile TTB, halkı 1 Mayıs’a çağıran bildirinin sonunda, “Bu karanlık tabloya ağır hak ihlallerine rağmen bu düzeni değiştirecek, irade ve kararlılığa, umuda sahibiz.  Biz emekçiler; adaletli bir düzeni, barışı ve demokrasiyi kuracak güçteyiz. Halkların omuz omuza mücadelesini güçlendirmeye, barışı birlikte inşa etmek için mücadele etmeye devam edeceğiz. Yeterki tek başına Kurtuluş olmadığını bilelim. Yeter ki birleşelim, yeter ki örgütlenelim. Emeğimizin hakkı için; gelirde, vergide, ülkede adalet için, yurtta ve dünyada barış için, gerçek bir demokrasi için, 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde çağrımızı birlikte büyütelim. Birleşelim, değiştirelim!” Diyerek halkı mücadeleye çağırıyorlar.

Kuşku yok ki, yıllardır omuz omuza 1 Mayıs alanlarında olan 4 örgütün dikkat çektiği gibi, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” Sloganı içinde bulunduğumuz süreci en iyi anlatan slogandır. Kuşkusuz bu sürecin bir başka önemli sloganı ise halkta karşılığı kalmamış, ülkeyi yönetemeyen bu iktidara, yeter artık düş yakamızdan sloganıdır.

Haydi 1 Mayıs alanlarından yeter artık diye haykırmaya

YAŞASIN 1 MAYIS, BİJİ YEK GULAN, WESBO JUE GULANÉ!

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.