Prof Dr İbrahim Ortaş makalesinde;
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nün anlamı ve önemi işlenirken, insanlığın gelir ve harcamaları ile ayrışmış yapısı artık anlaşılmayacak bir duruma gelmiştir. Bu durumun arkasında ciddi bir dizi güç ilişkisi ve insanın insanı kontrol altına alması ve haksız gelirlerin ve ödenmeyen verilerin olduğu belirtiliyor. İnsanlık tarihinin tarımsal üretime geçişle birlikte başlayan sosyoekonomik ayrışma, yüzyıllar içerisinde derinleşmiş; özellikle Sanayi Devrimi ve devamında dijital iletişim çağında daha da derinleşmiştir. Günümüzde küresel gelir dağılımı dengesizliği incelendiğinde, ekonomik değer üretiminin büyük bir kısmını gerçekleştiren geniş çalışan kesimlerin toplam refahtan oldukça sınırlı bir pay aldığı; buna karşılık, ekonomik gücün çok dar bir kesimin elinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır.
Dünyanın Gelir Dağılımı Ciddi Anlamda Bozulmuştur
Oxfam analizine göre 2025 yılında milyarder serveti %16’dan fazla artışla ivmelenerek artmıştır. Hesaplar önceki 5 yıl ortalamasının yaklaşık 3 katı hızla büyümüştür. Bazı tahminlere göre 18,3 trilyon dolar, bazı geniş kapsamlı ölçümlere göre ise 25 trilyon doların üzerine çıktığı yönündedir. Dünya Bankası verilerine göre yaklaşık 850 milyon insan günlük 2,15 dolar, geniş kapsamlı olarak 3,5 milyar insan 6,85 doların altında gelir alıyor. Dünyanın en zengin %1’lik kesiminin toplam gelirinin %20’sini, %10’luk kesimin toplam gelirinin %53’ünü, toplumun %40’ı gelirin %38’ini almaktadır. An alttaki %50’si gelirinin %8’ini almaktadır. Dünyanın en zengin 10 kişinin toplam servetinin 2,13 trilyon dolar olduğu belirtiliyor.
Uluslararası Oxfam tarafından yapılan analizler, bu eşitsizliğin yalnızca gelir düzeyiyle sınırlı olmadığını; aynı zamanda varlık sahiplerinin vergi yükümlülüklerini azaltmak amacıyla sermayelerini farklı ülkelere kaydırarak vergi sistemlerini aşındırdıklarını ortaya koymaktadır. Bu durum, kamusal gelirlerin azalmasına ve sosyal hizmetlerin finansmanında dengesizliklere yol açmaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı yetersiz gelir nedeniyle gıdaya erişim sorunu ve gıda güvensizliği yaşamaktadır. Yüz binlerce insan akut gıda yetersizliği ve gizli açlık yaşamaktadır. Yoksulluk, açlık ve gizli beslenme sorunu coğrafi yoğunlaşmayı artırmaktadır. Özellikle Afrika ve Asya’da ciddi sorun yaşanmaktadır. BM Dünya Gıda Programı (WFP) da Küresel Açlık Krizinin 2026 yılı için öngörüsünün 363 milyon insanı akut açlık krizinin pençesine düşüreceğini, Ortadoğu’daki savaşın ise yaklaşık 45 milyonu akut kriz riskine soktuğunu açıklamıştır.
Buna karşılık, ücretli çalışan kesimin gelirlerinden vergilerin doğrudan ve peşinen tahsil edilmesi, vergi yükünün adaletsiz bir biçimde dağıldığını göstermektedir. Yapılan değerlendirmeler, yüksek gelir ve servet sahiplerinin etkin ve adil bir vergilendirmeye tabi tutulmaları halinde, devletlerin mali kapasitesinin artabileceğini ve bu suretle toplumsal refahın daha dengeli bir şekilde yaygınlaştırılabileceğini ortaya koymaktadır.
Temel sorun, insanlığın kısa bir zaman diliminde sahip olduğu varlıklar üzerinden hızla farklılaşması ve bu farklılaşmanın doğa ve insanlık adına ne ölçüde hakkaniyetli olduğunun sorgulanmasıdır. Hiç çalışmadan yüksek varlık birikimine sahip olan bireyler ile yoğun emek sarf etmesine rağmen ekonomik birikim elde edemeyen bireylerin aynı yasal ve ahlaki değerler çerçevesinde yönetilmesinin ne ölçüde mümkün olduğu bu kadar ayrışmış dünyada nasıl sağlanacaktır? Sanırım artık bu adaletsiz dağılım ve hak edilmemiş dünya çağındaki durum tartışmalıdır.
İnsanlığın türdaşlarından ayrıştıkça kökensel dayanışma değerlerini göz ardı eden bir yapıya evrildiği gözlemlenmektedir. Hatta, acımasızca küçük çıkarı için daha düşük gelirlilere maddi manevi olarak zarar vermekten çekinmeyen ve bu durumdan rahatsız olmayan ciddi bir kesim oluşmuş durumdadır.
Bozulan Gelir Dağlımı Toplumların Bir Arada Yaşaması Barışını Bozar
Bu çerçevede, benzer yaşam sürelerine sahip, sofrada benzer miktarda gıda tüketen, aynı dilleri konuşan insanların yaşamda fırsatları lehine çevirerek bu denli keskin biçimde ayrışması, insan aklı ve erdem anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Herkesin zekâsı, yeteneği ve bireysel çalışma ve çabalarına saygı duyularak bir yere kadar farklılıklar makbul karşılanabilir. Ancak en alttaki asgari gelir ile beslenmeyen insanda onlarca katı maaş ve gelir edinen insanların sonunda arkasında ciddi miktarda ne işe yaradığı denilen “miras bıraktığında” sıkça konuşulmaktadır. Şu kısacık dünyada herkesin aş- iş sahibi olduğu, çabalarının ve ürettiklerinin takdir edilmesi yanında hakların kullanılmasında yasalar karşısında eşit olduğu, yeryüzünün herkese aynı ekosistem sunduğu, adil paylaşım ilkesi ve dayanışma kültürünü daha çok önemserim.
İnsanlığın yaşadığı bu tanımlanamayan gelir farklılığının toplumsal barışı ve bir arada yaşama ortamını bozduğu görülmektedir. İnsanların bir kısmı çalışmadan çok fazlasına sahip olurken, çalışanın olmaması gözü bile rahatsız etmektedir. Doğanın sunduğu imkânların kişi ve zümrelere tahsis edilmeden, daha eşitlikçi bir ekonomik düzenin tesisi ile insanlığın bir arada daha sağlıklı ve mutlu yaşamı bakımından vazgeçilmez unsurlar olarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede, küresel ekonomik sistemin yalnızca büyüme odaklı değil, aynı zamanda adil paylaşım, eşit fırsatlar ve toplumsal dayanışma ilkeleri doğrultusunda yeniden yapılandırılması, insanlığın sürdürülebilir ve dengeli bir refah düzeyine ulaşabilmesi açısından zorunlu görülmektedir.