Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı araştırmacı gazeteci Hasan Mesut Ekmen’nin Kaleminden
Bir dönemi anlatırken bugün birçok insanın yaptığı en büyük hata, geçmişi yalnızca “yokluk” kelimesiyle tarif etmektir. Oysa 1970’lerin, 1960’ların, hatta daha eski Anadolu ve Güneydoğu köy hayatına gerçekten şahit olanlar çok iyi bilir ki; o yıllarda belki teknoloji azdı, belki asfalt yol yoktu, belki elektrik her haneye ulaşmamıştı, belki televizyon yoktu… Ama yokluk denilen şey bugünkü gibi değildi. Çünkü o topraklarda açlık değil, bereket vardı… Yoksulluk değil, üretim vardı… Gösteriş değil, şükür vardı… En önemlisi ise toprağa bağlı, alın teriyle yaşayan, kendi kendine yeten güçlü bir millet vardı.
O yılların köylüsü markete muhtaç değildi… Çünkü köyün kendisi adeta bir üretim merkeziydi. Her hanede birkaç koyun, keçi, inek, tavuk, hindi, kaz olurdu. Süt kapıdaydı… Yoğurt evdeydi… Tereyağı yayıkta yapılırdı… Peynir kilerde olurdu… Yumurtalar kümesten toplanırdı… Sofraya gelen her lokma, doğrudan toprağın ve emeğin bereketiydi. Bugün “organik” diye yüksek fiyatlarla satılan ne varsa, o gün köylünün sıradan yaşamıydı. Domates gerçekten domates kokardı… Salatalığın kokusu bahçeden gelirdi… Dağdan toplanan kekik, nane, otlar şifa olurdu… İnsanlar doğanın içinde yaşar, doğanın sunduğu nimetlerle beslenirdi.
Türkiye o yıllarda yalnızca kendi kendine yeten bir ülke değildi; tarımda ve hayvancılıkta dünyanın sayılı güçlü ülkelerinden biriydi. Anadolu’nun bereketli ovalarında yetişen buğday, arpa, mercimek, nohut sadece sofraları değil, ekonomiyi de ayakta tutardı. Türkiye birçok ülkeye buğday ihraç ederdi. Hayvancılık öylesine güçlüydü ki; et, süt, yün, deri üretimi ülkenin temel direklerinden biriydi. Köy sadece köy değildi; ülkenin bel kemiğiydi. Tarladaki çiftçi, dağdaki çoban, ahırdaki üretici aslında Türkiye’nin görünmeyen kahramanıydı.
Sabah gün doğmadan başlayan hayat, akşam yıldızlar altında son bulurdu. Şafak sökerken çoban köyün içinden geçer, her evden kuzular, koyunlar, keçiler sürüye katılırdı. O sesler… O çıngıraklar… O toprak kokusu… Bugün birçok insanın milyonlar harcayıp bulamadığı huzurun ta kendisiydi. Kadınlar yalnızca ev hanımı değil; üretimin direğiydi. Berivanlar öğleden sonra süt sağmaya gider, sütü yoğurda, peynire, tereyağına dönüştürürdü. Erkekler tarlada, kadınlar evde ve üretimde… Çocuklar ise toprağın içinde büyürdü. Herkes çalışırdı ama kimse bugünkü kadar tükenmiş değildi. Çünkü emeğin sonunda karşılık vardı.
Buğday biçildiğinde harman yeri şenlik yerine dönerdi. Orakla biçilen başaklar yalnızca ürün değil; bir yıllık emeğin, umudun ve geleceğin sembolüydü. Kamyonlara yüklenen mahsul Toprak Mahsulleri Ofisi’ne götürülürken insanların gözlerinde gurur olurdu. Çünkü onlar tüketen değil, üreten insanlardı. Şehre dönüşte alınan kara lastik ayakkabılar, çocuklara alınan yeni kıyafetler, helva, lokum, şehir ekmeği… Bunlar küçük görünse de aslında emeğin kutsal ödülüydü. O gün bir babanın çocuklarına getirdiği şehir ekmeği, bugün birçok lüks sofradan daha kıymetliydi.
Kara lastik işte bu yüzden yalnızca ayakkabı değildi… O, köylünün üretim yolculuğunun sessiz şahidiydi. Tarlada, çamurda, dağda, yağmurda, güneşte… Ayağı koruyan bir ayakkabıdan çok daha fazlasıydı. Çünkü o ayakkabının içinde alın teri vardı… Sabır vardı… Onur vardı… Köy insanı için kara lastik, toprağın çocuğu olmanın nişanıydı.
O yıllarda köyler fakir değildi; sadeydi. Çünkü ihtiyaç ile israf arasındaki fark bilinirdi. Bir takım elbise yıllarca giyilirdi ama utanılmazdı. Bir at sahibi olmak bugünün lüks arabası gibiydi. Eşek, katır, at sadece ulaşım aracı değil; hayat arkadaşıydı. İnsanlar sahip olduklarının değerini bilir, sahip olmadıklarına üzülmek yerine mevcut nimete şükrederdi.
Bugün ise ne acıdır ki üreten köylerin yerini tüketen köyler aldı. Bir zamanlar süt satan köylü şimdi süt alıyor… Yumurtası olan köylü yumurta satın alıyor… Kendi buğdayını eken köylü şimdi marketten un alıyor… Kendi tavuğunu büyüten insan şimdi paketli tavuk peşinde… Bu yalnızca ekonomik değişim değil; bir kültürün, bir üretim ahlakının, bir medeniyet anlayışının yavaş yavaş kayboluşudur.

Köyün ruhu sadece yol, parke, kaldırım değildir… Köyün ruhu üretimdir. Tarımdır. Hayvancılıktır. Toprağın bereketidir. Eğer köyde horoz sesi yoksa, ahır boşsa, mera sessizse, tandır yanmıyorsa orada sadece binalar vardır; gerçek köy ruhu eksilmeye başlamıştır.
Bir zamanlar Türkiye’nin köyleri dünyayı doyuracak güçteydi. Bugün ise birçok yerde insanlar kendi toprağını ekip biçmek yerine hazır tüketime yöneliyor. Oysa geçmiş bize şunu öğretiyor: Güçlü millet, toprağını işleyen millettir. Güçlü devlet, üreticisini ayakta tutan devlettir. Güçlü gelecek ise köyünü yaşatan toplumlarla mümkündür.
Evet… O yıllarda kara lastik vardı… Gaz lambası vardı… Kara saban vardı… Ama aynı zamanda bereket vardı… İhracat vardı… Üretim vardı… Güç vardı… Huzur vardı…
Bugün modernlik var belki… Ama o doğallığın yerini hiçbir teknoloji dolduramıyor.
Çünkü geçmişin köylerinde insanlar yalnızca yaşamıyordu… Üretiyor, paylaşıyor, şükrediyor ve gerçekten mutlu oluyordu.
Şimdi geriye dönüp baktığımızda mesele kara lastik değil aslında… Mesele; o kara lastiğin bastığı toprağın bereketini, o toprağın yetiştirdiği insanın ahlakını, o insanın taşıdığı huzuru kaybetmiş olmamızdır.
Ve belki de bugün en çok özlenen şey tam olarak budur:
Ayağımızda kara lastik olsa da…
Toprağımız bereketli…
Soframız doğal…
Kalbimiz huzurlu olsun…