İşçiler Üzerinden Siyasetin Sınavı: Çözüm mü Vitrin mi?

İşçiler Üzerinden Siyasetin Sınavı: Çözüm mü Vitrin mi?
Yayınlama: 02.05.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;

Son zamanlarda yaşananlar ve art arda gelen krizler nedeniyle Ana muhalefet Partisi CHP’nin siyaseten iyi günler yaşadığı söylenemez…

Belediye başkanları üzerinden yürüyen tartışmalar, kamuoyuna yansıyan iddialar, parti içi gerilimler ve her geçen gün büyüyen siyasi baskı, zaten hassas olan dengeleri daha da zorlayan bir tablo ortaya koyuyor…

Her ne kadar kamuoyu önünde dirençli bir görüntü verilmeye çalışsalar da yaşanan gelişmelerin siyasi maliyet üretmediğini düşünülemez…

Hal böyle olunca da gündemin rotasını değiştirebilmek için her olaya dört elle sarılıp gündemi değiştirmek için gayret sarf etseler de artan siyasi baskı, güven kaybı ve yıpranan siyasi zeminin ağırlığını bir türlü dağıtamıyorlar.

23 Nisan’da Gaziantep’te yaşanan mehter krizi…
Ayaş Kaymakamı üzerinden yürütülen provokasyon…
Mine G. Kırıkkanat üzerinden koparılmak istenen fırtına…
Hiçbiri beklenen etkiyi üretmedi.

Bu sırada tam da 1 Mayıs öncesinde özel bir maden şirketinde çalışan işçilerin ücretlerini alamadıkları için Ankara’da başlattıkları eylem, adeta can simidi misali imdatlarına yetişir gibi oldu…

Maden…
İşçi…
Hak…
Alacak…

Toplumun vicdanına ve sosyal demokrat kökenli bütün kesimlere aynı anda dokunan en hassas başlıklardan biri…

Bu dört başlık, toplumun vicdanında güçlü bir karşılık buldu.

Çünkü emekçinin alın teri, siyasi tartışmaların çok ötesinde bir yerde durur.

Bir anda bu eylem, kısa sürede yalnızca bir işçi protestosu olmaktan çıktı…

Siyasi bir tartışma alanına dönüştü.

Kendi belediyelerinde ücretlerini alamayan işçileri görmezden gelerek Ana muhalefet ve diğer sol eksenli partilerden bazı milletvekilleri ile basın mensupları, maden işçilerinin toplandığı alana koştu…

Amaç gerçekten çözüm müydü? Yoksa gündemi değiştirmek mi?

Ücretlerini alamayan maden işçileri üzerinden görünürlük üretme çabası daha baskın bir görüntü verdi.

Burada çözümden çok vitrin öne çıktı. Hak arayışının içine siyasal görünürlük kuruldu. Hakikatin üzeri, görüntüyle örtülmek istendi.

İçişleri Bakanı ise göstericilerin arasına provokatörlerin karışabileceğini, hak arama eyleminin farklı yönlere çekilmemesi gerektiğini belirterek kamuoyunu uyardı…

Konunun 1 Mayıs öncesi hak arayışından çıkıp kaosa dönüşmemesi için tedbirler alındı…

Çünkü devlet bazen en güçlü cevabı, bağırmadan verendir.

Yetmedi…

İçişleri Bakanı bizzat devreye girdi…
Maden şirketinin patronunu aradı…
İşçilerin alacaklarının ödenmesini istedi…
İşçilerden de alacakları ödendiğinde eylemi sonlandırmalarını talep etti…

Bazıları 1 Mayıs öncesinde işçilerin ücretlerinin ödenmesinden, sorunun çözülmesinden ve taraflar arasında anlaşma sağlanmasından duydukları rahatsızlığı gizleyemedi…

Sanki mesele işçinin alın teri değilmiş gibi…

Sanki sorun çözülünce ellerindeki siyasi malzeme eksilmiş gibi…

Kimileri köşelerinden, kimisi kürsülerden kimisi de sosyal medyada işçilerin alacaklarıyla ilgilenmenin ve ödeme sürecine aracılık etmenin İçişleri Bakanı’nın işi olup olmadığını sorgulayan, sorgulamakla kalmayıp erden yere vuran yazılar kaleme aldı, sözler söyledi…

Bakan işine baksın…
İşçiler yürüsün…
Miting büyüsün…
Polis müdahale etsin…
Gerilim tırmansın…
Ama patron aranıp sorun çözülmesin…

Bakan işine baksın…
İşçiler mitinge devam etsin…
Biz onlarla yürüyelim…
Polis müdahale etsin…
Ortaya mağduriyet görüntüsü çıksın…
Ama patron aranıp işçinin hakkı teslim edilmesin…

Oysa asıl sorulması gereken başka bir şeydi:

Ortada mağdur edilmiş işçiler varken…
Sorun çözülmüşken…
Emekçinin hakkı teslim edilmişken…
Bundan neden rahatsız olunuyordu?

Onların beklentisi bambaşkaydı…

Belki de zihinlerinde daha tanıdık bir senaryo vardı…

İçişleri Bakanı devreye girecekse yalnızca polis gönderir…
Göstericilerle güvenlik güçleri karşı karşıya gelir…
Taşlar atılır…
Gerginlik tırmanır…
Kargaşa büyür…
Ve ortaya günlerce kullanılabilecek bildik çatışma manzaraları çıkardı…

Ama öyle olmadı…

Bu kez beklenen senaryo işlemedi…
Polisle çatışma değil, doğrudan çözüm devreye girdi…

İçişleri Bakanı yalnızca güvenlik eksenli bir refleks göstermedi…
Sorunun kaynağına yöneldi…
İşverenle temas kuruldu…
İşçilerin ücretleri ödendi…
Hak sahipleri alacaklarına kavuştu…
Eylem sona erdi…
Kargaşa büyümeden bitti…

Çözüm bazen en büyük siyasi cevaptır…

Böyle olunca da çatışmadan medet umanların hesabı bozuldu…
Çünkü beklenen görüntüler oluşmadı…
Ne sokak savaşına dönen kareler vardı…
Ne de gerilim üzerinden büyütülecek uzun bir kriz…

Bir taraf slogan üretti…
Diğer taraf sonuç…

Sonuç alındı.
İşçilerin alacakları ödendi…
İşçiler teşekkür etti…
Eylem sona erdi…

Ve gürültünün en yüksek çıktığı yerde, sonucu yine sessizce çözüm belirledi…

Böylece gürültü değil, çözüm sonuç üretti.
Çatışmanın yerini suhulet aldı.
Kargaşanın yerini sonuç aldı.

Ama bazılarını rahatsız eden başka bir şey oldu…

Ve tam da bazı hesapların bozulduğu yerde beklenmeyen oldu…
Sorun çözüldü.

Çünkü bazıları için çözüm, beklenen sonuç değil; bozulan senaryoydu…

Sorun devam ettiğinde büyüyen siyasi söylem, çözüm geldiğinde etkisini kaybetti…

İşçinin hakkını alması sevindirici bir gelişme olmaktan çıktı; bazı çevreler için siyasi tartışmanın sona ermesi anlamına geldi.

Oysa devletin görevi yalnızca güvenliği sağlamak değil; toplumsal huzuru tehdit eden krizlerin büyümesini engellemek, hak kaybı yaşayan vatandaşın sorununa çözüm üretebilmektir…

Eğer bir kriz büyümeden çözülüyorsa…
Mağduriyet gideriliyorsa…
Kamu düzeni korunuyorsa…
Burada sorgulanması gereken çözüm değil, çözüme duyulan rahatsızlıktır.

Çünkü bazı çevreler için mesele işçinin hakkı değil…
Sorunun sürmesidir…
Gürültünün devam etmesidir…

Çözüm ise bütün ezberleri bozar…
Çünkü çözüm geldiğinde çatışma alanı daralır…
Gerilim siyaseti zemin kaybeder…
Kriz üzerinden beslenenler etkisini yitirir…

Bugün siyaset artık eski ezberlerle yürümüyor…
Toplum yalnızca konuşanı değil, sonuç alanı görmek istiyor…
Sadece ses çıkaranı değil, sorun çözeni önemsiyor…

Toplum artık öfkeye değil, öngörüye…
Slogana değil, sonuca bakıyor…

Gerilim değil huzur…
Kargaşa değil icraat…
Algı değil sonuç…

Beklenti bu.

Lafla peynir gemisinin yürümeyeceği artık daha net görülüyor…
Sadece yüksek sesle konuşmanın siyasi karşılığı her geçen gün azalıyor…
Gürültü çoğaldıkça çözüm eksiliyor…
Ama çözüm üretildiğinde gürültü zaten kendiliğinden susuyor…

Bugün Ankara’daki maden işçileri eyleminde ortaya çıkan tablo da bunu gösterdi…

Sarı baretleri yere vurarak görüntü verenlerle…
Süreci suhuletle yönetip sonuç alan yaklaşım arasındaki fark, toplum ve işçiler tarafından not edildi…

Çünkü artık sözün değil, sonucun zamanı…
Çünkü siyaset, ses yükseltme sanatı değil; sorun azaltma sorumluluğudur.

Türkiye giderek daha net bir tercih ortaya koyuyor:

Gürültü değil, çözüm…
Algı değil, icraat…
Çatışma değil, huzur…

Çünkü artık bu ülkede mikrofonu en çok tutanın değil, yükü en çok alanın sesi karşılık buluyor.

Asıl soru tam da burada başlıyor…

1 Mayıs’ta meydanlarda yürüdüler…
Ellerinde mikrofon bağırdılar…
Kendilerini polisin önüne atıp mağduriyet fotoğrafları vermeye çalıştılar…

Peki yıllardır emeklinin hakkı olan sigorta primlerini ve aylarca kendi işçisinin maaşını ödemeyen belediyeler için aynı kararlılık gösterildi mi?

Kocaman bir HAYIR…

Bağıran değil…
Yürüyen değil…
Mikrofonu kapan değil…

İşçisinin hakkını ödeyen…
Sigorta primini yatıran…
Alın terinin karşılığını veren…
Ve gerektiğinde verdiren siyasetçi…

Nokta.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.