İNSANI KAZANMAK: UNUTULAN EN BÜYÜK DEĞER – BİR ŞANTİYE ŞEFİNİN HAYAT DERSİ

İNSANI KAZANMAK: UNUTULAN EN BÜYÜK DEĞER – BİR ŞANTİYE ŞEFİNİN HAYAT DERSİ
Yayınlama: 19.04.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Mesut Ekmen makalesinde;
Yıl 1996… Aydın’ın Söke ilçesi… Tozun, emeğin ve alın terinin birbirine karıştığı bir sanayi sahası… Çimento fabrikasının içinde, betonun sertliğiyle hayatın zorluklarının yarıştığı bir ortamda iki insanın yolu kesişir. Biri genç yaşına rağmen omuzlarında büyük bir sorumluluk taşıyan bir mühendis… Diğeri ise doğudan kalkıp ailesini doyurabilmek için gurbetin en ağır yükünü sırtlayan, iki evlat babası çaresiz bir adam… Bu yazı bir hikâye değildir; bu yazı, insanlığın hâlâ ölmediğini gösteren gerçek bir hayatın, gerçek bir vicdanın ve gerçek bir duruşun adıdır.
Savaş Yılmaz… Aslen Kayserili… Jeoloji mühendisi… Ama aslında o, sadece bir mühendis değildi. O, sahada çalışan onlarca insan için bir şef olmanın ötesinde bir baba, bir ağabey, bir koruyucu, bir vicdan sahibiydi. Uzun boylu, vakur duruşlu, genç yaşına rağmen ağırlığı olan bir karakter… Beyaz bir Şahin aracın içinde geceleri evine gitmeyip personeliyle sabahlayan, elinde telsizle çalışanlarının derdini soran, yeri geldiğinde sert ama her zaman adaletli olan bir adam… Onun için iş sadece üretim değildi; iş, bir insanın evine götürdüğü ekmekti. Ve o ekmeğin kutsallığını herkesten iyi biliyordu.
Öyle ki, kendi düğün günü bile görevini bırakmayan, eşinin yanında olması gereken saatlerde bile personelinin başında duran bir sorumluluk anlayışına sahipti. Çünkü o, bir işçinin yalnız kalmasının ne demek olduğunu biliyordu. O, bir babanın çaresizliğini yüzünden okuyabilen nadir insanlardandı.
Ve Mesut… Doğudan kalkıp Söke’ye gelmiş, iki çocuğuyla birlikte hayata tutunmaya çalışan bir baba… Eşinin memleketine sığınmış, son çare olarak gurbeti seçmiş bir insan… Çimento fabrikasında hamallık yaparak geçinmeye çalışan ama aldığı maaşla ne çocuklarının okul masrafını karşılayabilen ne de evinin yükünü hafifletebilen bir adam… Her gün biraz daha ezilen ama yine de pes etmeyen bir hayat mücadelesi…
Bir gün, hayatının en zor kararlarından birini verdi. Çevresindeki insanların “Gitme, seni almazlar… sen Kürtsün” sözlerine rağmen cesaretini topladı. Çünkü o, keşkelerle yaşamak istemiyordu. Kapıyı çaldı. İçeri girdi. Ve belki de hayatının en dürüst cümlesini kurdu: “Benim kimsem yok… torpilim yok… Kürdüm… ama çalışmak istiyorum. Çocuklarım var, geçinemiyorum…” İşte o an, bir insanın kaderi değişti.
Savaş Yılmaz o sözleri dinledi. Ama aslında dinlediği şey kelimeler değildi. O, bir babanın çaresizliğini gördü. Bir insanın onuruyla verdiği mücadeleyi hissetti. Ve hiçbir ayrım yapmadan, hiçbir önyargıya kapılmadan sadece şunu söyledi: “Git evraklarını hazırla, gel.” O an sadece bir işe alım yapılmadı. O an bir hayat kurtarıldı. Bir aile ayağa kaldırıldı.
Mesut’un ehliyeti yetersizdi. Parası yoktu. Ama umudu vardı. Borç aldı, mücadele etti, 45 gün gibi kısa bir sürede ehliyetini büyüttü ve geri geldi. Savaş Yılmaz her şeyin farkındaydı. O ehliyetin yeni olduğunu da biliyordu, o çaresizliğin gerçek olduğunu da… Ama o, eksiklere değil, insanın içindeki dürüstlüğe bakıyordu. Mesut’u en güvendiği personelin yanına verdi ve “Bunu iyi yetiştir” dedi. Çünkü o biliyordu ki bir insanı kazanmak, sadece bir işçiyi değil, bir aileyi, hatta bir toplumu kazanmaktı.
Bugün dönüp baktığımızda, asıl kaybettiğimiz şeyin ne olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bugün makamlar var ama merhamet yok. Yetkiler var ama vicdan eksik. İnsanlar var ama insanlık eksik. Oysa bir zamanlar, bir şantiye sahasında bir mühendis, bir babanın hayatını değiştirebiliyordu. Çünkü o insan, koltuk için değil, insan için yaşıyordu.
Bir gün Mesut dayanamadı ve sordu: “Şefim, hırsızlık yapan o adamı neden işten çıkarmadın?” Savaş Yılmaz’ın verdiği cevap, aslında bu çağın unuttuğu en büyük gerçeği haykırıyordu: “İnsan harcamak kolay Mesut… ama insan kazanmak zordur. Ben onu işten çıkarırsam belki suç işleyecek, belki hapse girecek. Peki ya eşi, çocukları ne olacak? Sen hiç düşündün mü?” İşte bu cümle, sadece bir cevap değil; bir vicdanın, bir merhametin ve gerçek liderliğin tanımıydı.
Yine bir gün Mesut sordu: “Şefim, MHP ne demektir?” Ve aldığı cevap ne siyaset kokuyordu ne de ayrımcılık… “Allah sevgisi, vatan ve bayrak sevgisi, en önemlisi de insanı sevmektir” dedi. İşte mesele tam olarak buydu. İnsan sevmek… ayrım yapmadan, ötekileştirmeden, kimliğine bakmadan insanı insan olduğu için sevmek…
Bugün bizler ne yazık ki bu anlayışı kaybetmiş durumdayız. İnsanlar artık birbirini tanımadan yargılıyor, dinlemeden hüküm veriyor, anlamadan dışlıyor. Ve sonra dönüp “Nerede o eski insanlar?” diye soruyoruz. Cevap aslında çok net: O insanlar hâlâ var… ama biz onları görmek istemiyoruz. Çünkü onlar menfaatin değil, vicdanın peşinde yürüyen insanlar.
Bu yazı bir hatırlatmadır. Bu yazı, kamuoyuna bir çağrıdır. Bu yazı, makam sahiplerine, yöneticilere, işverenlere bir ders niteliğindedir. İnsan yönetmek, sadece emir vermek değildir. İnsan yönetmek, bir kalbe dokunabilmektir. Bir hayatı değiştirebilmektir. Bir çocuğun geleceğine umut olabilmektir.
Savaş Yılmaz belki bugün bir şehirde, bir işin başında hayatına devam ediyor. Ama geride bıraktığı şey sadece yapılan işler değil; kazanılan insanlar, edilen dualar ve unutulmayacak bir insanlık mirasıdır. Çünkü bu dünyada en büyük servet para değil, bir insanın kalbinde bıraktığın izdir.
Ve biz bugün, gerçekten şunu sormalıyız kendimize: Kaç kişiyi harcadık? Kaç kişiyi kazandık? Kaç hayatın yükünü hafiflettik? Kaç insanın duasında yer aldık?
Çünkü günün sonunda herkes gider… makamlar biter… güç kaybolur… ama geriye sadece iki şey kalır: Ya bir ah, ya bir dua…
Savaş Yılmaz gibiler dua ile anılır.
Ve bu memleketin, bu toplumun, bu insanlığın… işte tam da böyle insanlara ihtiyacı var.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.