Bursa Vatan Medya Gurubu Köşe Yazarı Hasan Mesut Ekmen makalesinde;
Dünya yeniden gerilim hattında… İran–ABD–İsrail üçgeninde yükselen tansiyon, sadece bugünün değil, uzun yılların birikmiş hesaplarının yansımasıdır. Fakat bu tabloyu doğru okumak için haritaya değil, zihniyetlere bakmak gerekir. Çünkü savaşlar sadece cephede değil; akılda, teknolojide ve bağımsızlık iradesinde kazanılır ya da kaybedilir.
Yıllardır Orta Doğu’da kurulan denklem aslında çok basit bir mantığa dayanıyor:
“Sen üretme, sen geliştirme… Ben seni korurum.”
Bu cümlenin bedeli ise çoğu zaman milyarlarca dolar, kaybolan egemenlik ve zayıflayan devlet refleksi olmuştur.
Körfez ülkeleri onlarca yıldır savunmaya devasa bütçeler ayırıyor. Ancak bu harcamaların önemli bir kısmı dış alıma gidiyor. SIPRI verilerine göre Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, uzun süre dünyanın en büyük silah ithalatçıları arasında yer aldı. Burada asıl mesele şu: Parayla alınan güvenlik, kriz anında size ait değildir. Sistem sizde olsa bile, bilgi ve karar mekanizması çoğu zaman dışarıdadır.
Sahada bunun örneklerini defalarca gördük.
2003 Irak işgali, devlet kapasitesinin nasıl çözülebildiğini gösterdi.
2011 sonrası Libya, merkezi otoritenin zayıfladığında nasıl parçalandığını yaşadı.
Suriye iç savaşı, çok katmanlı bir vekâlet savaşına dönüştü.
Lübnan ise yıllardır kırılgan bir denge üzerinde ayakta durmaya çalışıyor.
Bu ülkelerin her birinin hikâyesi farklıdır; tek bir nedene indirgenemez. Ancak ortak bir ders var: Zayıf kurumlar, sınırlı savunma kapasitesi ve kırılgan istihbarat yapıları, dış müdahalelere ve iç çatışmalara karşı ülkeyi savunmasız bırakır. İstihbarat dediğimiz şey sadece bilgi toplamak değildir; devletin refleksidir, bağışıklık sistemidir. Zayıfsa, en küçük sarsıntıda bile bünyeyi çökertir.
Sıkça dile getirilen bir söz vardır:
“Amerika’da neden iç savaş olmuyor? Çünkü orada Amerikan elçiliği yok.”
Bu, elbette bir espri ve abartıdır. Ama arkasındaki ima şudur: Güç merkezleri, etkilerini çoğu zaman kendi sınırlarının dışında kurar. Büyük devletler, çıkarlarını korumak için askeri, ekonomik ve diplomatik araçların tamamını kullanır. Bu gerçeği görmeden yapılan her analiz eksik kalır.
Aynı şekilde “silah satışı” meselesi de basite indirgenmemelidir. Her ülke ihracatında kendi çıkarını gözetir. Ancak asıl sorun, alıcının kendi üretim kapasitesini geliştirmemesi ve uzun vadede dışa bağımlı kalmasıdır. Çünkü teknoloji ithal edilebilir, ama stratejik akıl ithal edilemez.
İşte bu noktada Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar hayati bir anlam taşıyor.
Yerlilik oranının yüzde 20’lerden yüzde 70’lerin üzerine çıkması, İHA–SİHA teknolojilerindeki atılımlar, deniz ve hava savunma projeleri… Bunlar sadece askeri başarı değil, bağımsızlık iradesinin somut karşılığıdır. Çünkü caydırıcılık, en çok da kendi ayakları üzerinde durabilen ülkelerde güçlüdür.
Bugün açık bir gerçek var:
Kendi göğünü koruyamayan, başkasının şemsiyesine muhtaç olur.
Ve o şemsiyenin ne zaman kapanacağını siz değil, başkası belirler.
Orta Doğu’nun acı tecrübeleri bize şunu öğretiyor:
Zenginlik tek başına yeterli değildir. Petrolünüz olabilir, doğalgazınız olabilir, altınınız olabilir… Ama bilginiz yoksa, teknolojiniz yoksa, iradeniz zayıfsa, sahip olduklarınız sizi korumaz; aksine sizi hedef haline getirir.
Avrupa’nın ve büyük güçlerin bölgeye bakışı da çoğu zaman çıkar odaklıdır. Enerji, ticaret yolları, stratejik üstünlük… Uluslararası ilişkilerde duygusallık değil, çıkar dengesi konuşur. Bu yüzden hiçbir devlet, güvenliğini “başkası beni korur” anlayışı üzerine kuramaz.
Son söz:
Bir ülkenin gerçek gücü, satın aldığı silahların sayısıyla değil;
ürettiği teknoloji, yetiştirdiği insan ve koruduğu bağımsızlık iradesiyle ölçülür.
Ve unutulmamalıdır ki;
Gölgesini başkasına satanlar, bir gün kendi güneşini kaybeder.