Mühendis, araştırmacı ve yazar Okan Dinç tarafından hazırlanan kapsamlı şehircilik ve ulaşım raporu, modern kentlerin karşı karşıya olduğu trafik sorununun sanıldığından çok daha derin bir meseleye işaret ettiğini ortaya koyuyor. Dinç’e göre günümüzde yaşanan trafik yoğunluğu yalnızca araç sayısındaki artıştan kaynaklanmıyor; asıl problem şehirlerdeki sınırlı alanın verimsiz kullanılması.
“Bir şehir düşünün” sözleriyle başlayan çalışmada, sabah işe gitmek için saatlerce trafikte bekleyen, dar kaldırımlarda yürümeye çalışan, park yeri bulmakta zorlanan ve sürekli gürültü ile hava kirliliğine maruz kalan milyonlarca insanın aslında ortak bir şehircilik sorununun sonucu olduğu vurgulanıyor.
Uzun yıllar boyunca modern şehirlerin büyük ölçüde otomobillerin ihtiyaçlarına göre planlandığını belirten Dinç, bugün dünya genelinde bunun tersine dönen yeni bir şehircilik anlayışının hızla yayıldığını ifade ediyor.
Raporda Paris, Oslo, Bogotá, Amsterdam, İstanbul, Konya ve İzmir gibi farklı şehirlerden örnekler inceleniyor.
Paris yönetimi binlerce park alanını kaldırarak yayalara ve bisikletlilere yeni alanlar açarken, Oslo şehir merkezindeki araç trafiğini önemli ölçüde azaltarak insan odaklı bir kent modeli oluşturuyor.
Kolombiya’nın başkenti Bogotá ise bisiklet ağlarını güçlü toplu taşıma sistemleriyle entegre ederek milyonlarca kişinin şehir içinde daha hızlı hareket etmesini sağlıyor.
Türkiye’de ise İstanbul Metrobüsü ve Konya’nın tramvay-bisiklet entegrasyonu dikkat çeken örnekler arasında gösteriliyor.
Okan Dinç’e göre tüm bu projelerin temelinde aynı soru yer alıyor:
“Şehirdeki sınırlı alanı en fazla insan için nasıl daha verimli kullanabiliriz?”
Araştırmada dikkat çekilen en önemli başlıklardan biri, trafik sorununun aslında bir “alan yönetimi sorunu” olduğu görüşü.
Çünkü yeni yollar açıldıkça daha fazla kişinin otomobil kullanmaya başladığını ifade eden Dinç, bunun şehirlerin daha fazla sıkışmasına neden olduğunu söylüyor.
Rapora göre şehirlerin en değerli bölgeleri bugün büyük ölçüde:
Bu durumun sonucunda ise çocuk oyun alanları, parklar, meydanlar ve yayalara ayrılan kamusal alanlar giderek azalıyor.
Raporda yer alan verilere göre bir otomobil günün yaklaşık yüzde 95’ini park halinde geçiriyor.
Başka bir ifadeyle şehirlerdeki araçların büyük bölümü günün büyük kısmında hareket etmiyor. Buna rağmen kentlerin önemli bir kısmı bu araçları depolamak için kullanılıyor.
Dinç, bu durumun şehir ekonomisi açısından büyük bir verimsizlik oluşturduğunu belirterek şunları kaydediyor:
“Bugün birçok kentte en değerli alanlar aslında kullanılmayan araçlara ayrılmış durumda. Bu yalnızca ulaşım sorunu değil, aynı zamanda kamusal alanın nasıl paylaşıldığıyla ilgili bir mesele.”
Son yıllarda elektrikli araçların çevre dostu ulaşımın sembolü haline geldiğine dikkat çeken rapor, bu konuda önemli bir uyarı da yapıyor.
Elektrikli otomobillerin emisyonları azalttığı ve enerji verimliliği sağladığı kabul edilse de, şehir alanı üzerindeki etkilerinin devam ettiği vurgulanıyor.
Özellikle büyük elektrikli SUV modellerinin şehir içindeki alan tüketiminin geleneksel araçlardan farklı olmadığı belirtiliyor.
Raporda şu değerlendirme dikkat çekiyor:
“Motorun elektrikli olması şehirde kaplanan alanı değiştirmiyor. Bu nedenle geleceğin ulaşım politikaları yalnızca yakıt türünü değil, hareket biçimini de yeniden tanımlamak zorunda.”
Araştırmanın ulaştığı sonuçlara göre şehir içi hareketlilikte en yüksek verimlilik;
Özellikle kısa mesafelerde yürüyüş ve bisikletin hem enerji hem alan kullanımı açısından rakipsiz olduğu ifade ediliyor.
Yoğun koridorlarda ise metro ve BRT sistemlerinin, aynı alan içinde özel araçlara göre kat kat fazla insan taşıyabildiği belirtiliyor.
Raporda otomotiv sektöründeki dönüşüme dikkat çekmek amacıyla Japonya’nın en çok satan araçlarından biri olan Honda N-BOX örneğine de yer veriliyor.
Kompakt boyutlarıyla öne çıkan modelin, yıllardır küresel pazarlarda güçlü satış rakamlarına ulaşan birçok büyük modeli geride bırakması, şehir dostu araçlara yönelik talebin arttığının göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Dinç’e göre bu eğilim, gelecekte otomotiv sektörünün de “maksimum alan – minimum tüketim” yaklaşımına yönelmek zorunda kalacağını ortaya koyuyor.
Araştırmada Türkiye’den verilen en dikkat çekici örneklerden biri İstanbul Metrobüsü oldu.
Ayrılmış koridor sistemi sayesinde trafik yoğunluğundan etkilenmeden çalışabilen metrobüs hattının, çok sınırlı bir alanda yüz binlerce yolcu taşıyabildiği vurgulanıyor.
Rapora göre bu sistem, doğru planlanmış toplu taşımanın şehirlerde ne kadar yüksek verimlilik sağlayabileceğinin somut bir göstergesi.
Okan Dinç’in çalışmasına göre geleceğin şehirleri:
Yeni şehircilik anlayışında başarının ölçüsü araçların hızı değil, insanların erişim kolaylığı olacak.
Vatandaşların işe, eğitime, sağlık hizmetlerine ve sosyal yaşama kolay ulaşabildiği kentlerin ekonomik ve sosyal açıdan daha güçlü hale geleceği belirtiliyor.
Araştırmanın sonuç bölümünde ise çarpıcı bir değerlendirme yer alıyor:
“Gerçek sürdürülebilirlik yalnızca fosil yakıttan çıkmak değildir. Asıl dönüşüm şehirlerdeki alanı yeniden insanlara kazandırabilmektir.”
Rapora göre geleceğin başarılı şehirleri en fazla otomobile sahip olan kentler değil; en az alan kullanarak en fazla yaşam kalitesi üretebilen şehirler olacak.
Daha geniş kaldırımlar, daha fazla kamusal alan, güçlü toplu taşıma sistemleri ve bisiklet altyapıları yalnızca ulaşım yatırımı değil, aynı zamanda yaşam kalitesine yapılan yatırım olarak değerlendiriliyor.
Okan Dinç’in çalışması, 21. yüzyıl şehirlerinin önündeki en büyük sorunun trafik değil, alanın kimin için kullanılacağı sorusu olduğunu ortaya koyarken, şehir planlamasında insan merkezli yeni bir dönemin kapılarının aralandığını gösteriyor.
