GAZETECİ, SİYASETÇİ, DOST VE YOLDAŞ OLAN YILMAZ AKKILIÇ’IN YERİ DOLDURULAMADI

GAZETECİ, SİYASETÇİ, DOST VE YOLDAŞ OLAN YILMAZ AKKILIÇ’IN YERİ DOLDURULAMADI
Yayınlama: 28.04.2026
A+
A-

Geçmiş dönem PM üyesi Güler Buğday makalesinde;

28 Nisan 2010 da kaybettik değerli, kıymetli, örnek yazar ve dostumuzu.
Saygıdeğer, kıymetli, çok değerli, bilgisi, birikimi, kültürü, çalışkanlığı, saygın yaşam biçimi ve örnek aile yapısı ile yeri doldurulamayan gazeteci, siyasetçi, dost ve örnek insan Yılmaz Akkılıç.
Senelerdir sizi hak ettiğiniz gibi yazdım paylaştım.
Bu sefer farklı bir şekilde sizi anacağım.
O kıymetli eğilip bükülmeyen ve asla çıkara bulaşmayan ve inanamadığına nokta koymayan kaleminizle benim 2 kitabımı yazıp köşenizde paylaşmıştınız.
Ben bugün o çok kıymetli yazılarınızı bir kez daha burada paylaşacağım.
Yılmaz Abi bu günlerde yaşasaydınız mesleğiniz adına kahrolurdunuz.
Bırakın yazmayı okumayı bile bilmeyenler, toplumun vicdanı olması gerekenler kara çalarak, iftira atarak, çıkar ve menfaat uğruna karalama yapıp kendilerine gazeteci diyorlar.
Artık kalemler iki kuruş paraya bile tenezzül ederek itibar cellatlığı yapıp mesleğinizi rezil ediyorlar.
Oysa siz ne mükemmel bir örnektiniz. Işıklar içinde uyuyun. Bana hazine kadar değerli iki yazı bırakmışsınız sağ olun.
Bana sizin gibi duayen ve saygın bir rol modelin bu değerlendirmeleri yeter binlerce şükran…
GÜLER BUĞDAY:
Yılmaz AKKILIÇ
Annemin de Başını Ezerler mi?
Sırtındaki bebeyle eteğine tutunan dört yaşındaki çocuğu öksüz bırakmışlar. İkisi de torunuymuş. Büyük oğlunu kaçmaya çalıştı diye vurmuşlar. Bir oğlunu alıp götürmüşler, hâlâ kayıpmış. Kocasını 12 Mart’ta içeri almışlar, öyle işkence yapmışlar ki, çıktıktan sonra böbrek yetmezliğinden ölmüş. Buraya üçüncü oğlunu görmeye gelmiş, yani çocukların babasını…
– Torunlarını niye bu koşullarda yanında getirmiş, anneleri yok muymuş?
– En acıklısı da bu. Burada tutuklu olan oğlunu ararken, gelinini de içeri almışlar. Biliyorsun bunu her yerde yapıyorlar. Gelin alındığında iki buçuk aylık hâmileymiş. Gerisini anla artık… Her rezilliği yapmışlar! Hayvanlar gibi parçalamışlar genç kadını. Sırayla!..”
Bu satırlar abartma değil dost okurlarım, Türkiye’nin bir dönem yaşadığı gerçeğin ta kendisi. Aradan yirmi küsur yıl geçtiği için unutuldu, küllendi pek çok şey. Ama unutulmaması, küllenmemesi gerekiyordu yaşananların; en azından gelecekte böyle bir süreci yaşamamak için.
İşte Güler Buğday bunu yapmış. Annemin de Başını Ezerler mi? Adlı anı-romanında, “12 Eylül faşizmi”nin tanık olduğu bütün pisliklerini müthiş bir sadakatle okurlarına aktarmış.
Biliyorum, Güler Hanım’ı sevenlerin sayısı sevmeyenlerden azdır. Ama o, bildiğini ve inandığını ikircime gerek kalmaksızın insanın yüzüne tokat gibi aşk ettiği için çok sayıda sevmeyen sahibi olmuştur. Ancak bu, -bana kalırsa- anı romandaki Gülgün’ün, gerçek yaşamdaki Güler’in başındaki onur çelengidir.
Ha, bir şey daha: Anı-romandaki Mert, yani gerçek yaşamdaki Mehmet Buğday da, o müthiş tahammülü, zorluklar karşısındaki sabırlı ve direngen tutumu ile, en azından kitabın yazarı kadar övgüye değer bir kişidir.
Bu kitabı anlatmak için ayrıntıya girmeye gerek yok. Güler Buğday, kitabına koyamadığı, sonradan bilgisayarında yazarak elden verdiği “Önsöz”ünde, bu kitabı niçin yazmak zorunluluğunu duyduğunu şöyle anlatıyor:
“O karanlık günlerde yitip gidenler, birer yurtseverdiler. Onlar bağımsızlık mücadelesinin, barışın ve kardeşliğin, sömürüsüz bir düzenin inançlı savunucularıydılar.
Onlar ülkeleri ve halkları için mücadele ederken, yaşamlarını hiçe saydılar.
Onlar idealleri uğruna öldüler, öldürüldüler…
Onlar yaşamları boyu çıkarı, rantı, köşe dönmeyi reddedip; paylaşmayı, dayanışmayı, üretmeyi ve emeğin hakça, âdilce paylaşımını savundular…
Onlar, insan olanı sevmeyi bildiler.
Onlar, en az kendi çocukları kadar tüm çocukları sevdiler; onlara güzel günler yaratmak için, işkenceyi, aç kalmayı, sürgünleri, hatta yaşamamayı göze alıp savaştılar.
Ben bu yurtsever insanları tanıdım ve sevdim… Ben bu insanların mücadelesine hep saygı duydum… Günümüzde olanları yaşadıkça, yozlaşmanın, kirlenmenin boyutlarını gördükçe, o güzel insanlara bir vefa borcum olduğunu düşündüm.
Bu kitabı, çocukluğunu yaşamadan sömürüyü öğrenen tüm küçük işçilere, açlığa yoksulluğa ve şiddete mâruz kalan, okuma hakkı elinden alınan, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde ana babasını kaybeden ve kader mahkûmu olarak hapishanelerde büyümek zorunda kalan tüm çocuklarımıza ithaf ediyorum…”
Fazla söze gerek yok. Eğer bir daha o karanlık günleri yaşamak, faşizmin pençesine düşmek istemiyorsanız, en azından “ders alabilmek” için Güler Buğday’ın anı-romanını alın ve okuyun, hatta başucu kitabı yapın dost okurlarım…
Yılmaz AKKILIÇ
Solun (!) Ehrimanları
Güler Buğday üçüncü kitabını çıkardı: Solun (!) Ehrimanları.
Ne demek ehrimen, ehriman veya ahriman?
Kökenleri Doğu mitolojisinde olan bu sözcük kötülüğü, yalanı, kısaca olumsuzluğu simgeliyor; “şeytan” anlamında da kullanılıyor.
Güler Buğday, kitabına bu adı vermesinin nedenini şöyle açıklamış:
“Solun Ehrimanları, her ortamda ata ocağı denip onurlanılan, son yıllarda temellerine kadar sarsılan, halkının güvenini kaybetmiş, kerhen oy verilen, yönetenlerce sürekli ihânete uğrayan sosyal demokratların, gelinen noktada aynaya bakmalarının öyküsüdür.”
Yazar öyküyü sunarken işin içine kurtarıcı Mesihleri ve Mehdileri de sokmayı ihmal etmiyor. Biliyor ki olayların geçtiği varsayılan ülkede, çoğunlukla bir kurtarıcıya özlem duyulur; önce o kurtarıcının geldiğine çılgınca inanılır, sonra derin bir düş kırıklığı dönemi gelip çatar; umutsuzluk kara bir örtü gibi abanır insanların üstüne…
Buğday, önceki iki yapıtında da yaşamın içinden kesitler sunmuştu. Anlattıkları, aktardıkları bir bakıma “düşsel gerçekler”; yani yaşanan olaylardan yola çıkılarak, hatta yaşayanların da içinde belli belirsiz var oldukları kurgulardı.
Üçüncü kitabı da öyle. Bunda da genel olarak “sol”un ama daha belirgin biçimde “sosyal demokrat sol”un ülkemizdeki serüvenini çarpıcı bir biçimde anlatıyor, tutarsızlıkları ve bilinir-bilinmez ihânetleri açığa vuruyor, kıyasıya eleştiriyor.
Kitabın başlangıcında, karanlık bir labirente dalar gibi olduğunu hissediyor insan ve şöyle düşünüyor:
“Uzun yıllar baskıcı rejimlerin hüküm sürdüğü, insanlarının acının her türlüsüyle tanıştığı gelişme sürecindeki Güney Amerika ülkelerinde sol/sosyal demokrat partiler birbiri ardından iktidara tırmanırken, benim ülkemde niçin muhalefette bile geriliyor?”
Okumayı sürdürdükçe, yaşanmış, belki de içinde yer alanları bildiğiniz, yer aldığınız olayların benzerleriyle karşılaşıyorsunuz. Kurgunun tam da merkezinde sanıyorsunuz kendinizi, bazı olayları sanki bir zamanlar siz yaşamış gibi oluyorsunuz.
Hele solcuysanız, sosyal demokratsanız, dünya görüşünüz bu yönde ise, okuduğunuz her bölümde kendinizden, kendi geçmişinizden veya bugününüzden izler buluyor; kitabı kapatarak bir an “Yahu ben bunu falana söylemiştim” diyebiliyorsunuz.
Olaylar, Cumhuriyetçi Yurttaş Partisi (CYP) adında sosyal demokrat olduğu varsayılagelen bir siyasal partinin çevresinde gelişiyor. Köklü bir parti bu, engin bir deneyim birikimi var; ülkedeki rejimin oluşumunda önemli işlevler üstlenmiş.
Ama roman ilerledikçe görüyorsunuz ki, bir kısırdöngü içinde bocalayıp duruyor yöneticileri de, onlara muhalefet edenler de. Âdeta bir kör dövüşü arenası, bir gölge boksu ringi.
O arenada, o ringde birbirleriyle yumruklaşanları tanıdığınız kimilerine benzetebiliyorsunuz, “A, bu bizim filânca değil mi?” diye gülümsediğiniz veya sinirlenerek dişlerinizi sıktığınız insan manzaralarıyla karşılaşabiliyorsunuz. Kızdığınız, üzüldüğünüz oluyor; hatta “Ben dememiş miydim” diye hayıflandığınız ama bu arada “Tüh be! Bu yanlışta ben de vardım” diye yerindiğiniz bölümler çıkıyor karşınıza.
Siyaset anlayışınız sol ise, kendinizi sosyal demokrat/demokratik sol kabul ediyorsanız, size hiç yabancı gelmeyecek kitapta yaşayanlar, yaşananlar, konuşanlar, konuşulanlar. Hatta diyebilirim ki solcu, sosyal demokrat/demokratik sol değilseniz bile, düşsel bir ülkede de olsa, sağ iktidarların karşısında tutarlılığını yitirmiş ve kendini kuyruğundan yiyip duran yılana dönüşmüş bir sol muhalefetin, azgelişmişlik zincirinin kırılabilmesinde bir tür engel oluşturduğunu görerek üzüleceksiniz.
Güler Buğday bu son paragrafta aktarmaya çalıştığım yargıya varmış olmalı ki, kitabının adındaki Sol sözcüğünün ardına bir (!) imi koymuş. Yani bir bakıma Attila İlhan gibi, o da “Hangi sol, böyle sol mu olur?” demeye getiriyor.
Kurduğu düşsel dünyada, sosyal demokrat olduğu savunulan, böyle olduğuna kitlelerin inandırılmaya çalışıldığı bir siyasal partinin, kendi içinde ne denli kaosa sürüklendiğini çarpıcı bir biçimde sergiliyor.
Sözüm solculara, özellikle de sosyal demokrat veya demokratik solculara. Bu kitabı okuyun, ama okurken de düşünün “Acaba ben neresindeyim” diye. İçinde yaşarken farkına bile varamadığımız yanlışlarınızın neler olduğunu gösterecek bu kitap size.
Bir ayna tutacak…
Bana kalırsa, ders kitabı gibi okunmalıdır Solun (!) Ehrimanları

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.