Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Sendikacı Veli Beysülen makalesinde;
TÜİK 5 Haziran 2026 tarihinde mayıs ayı enflasyonunu açıkladı. Gökten vahiy mi indi desek, yoksa Mehmet Şimşek’in tılsımlı elimi değdi desek? Nisan ayında %4,18 olan enflasyon mayıs ayında %1,71’e düştü. Şaşırdık mı? Tabii ki şaşırmadık! Aksine şaşıranlara şaşırdık.
Daha önce yazılarımda birçok defa, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası kanunun (SSGSS) yürürlüğe girdiği, 2008 yılından bu yana Tüketici Fiyat Endeksinin (TÜFE), Emekliler ile çalışanların maaşlarının önceki altı aylık dönem de gerçekleşen TÜFE oranı kadar arttırıldığı Ocak ve temmuz ayları öncesi, Kasım, Aralık ve Mayıs, Haziran aylarında düşük açıklandığını yazmıştım. Ve yine yazılarımda bunun, bilinçli yapıldığını ve düşmemiş enflasyonun kasıtlı olarak düşmüş gösterildiğini yazarım.
O zaman gelin hep birlikte son 1,5 yılın aylık enflasyon oranlarına bakalım, Bunun için, önce Aralık 2024’ten Ocak 2026 dahil 14 aylık enflasyon oranlarını buraya alıyorum. Aralık 2024 aylık enflasyon %1.03, Ocak 2025 %5.03, Şubat %2,27, Mart %2,46, Nisan %3, Mayıs %1,53, Haziran %1.37 gördüğünüz gibi, yılın ilk 4 ayında yüksek çıkan enflasyon, maaş artışlarının yapılacağı 1 Temmuz öncesinde Mayıs ve haziran aylarında düşüyor. Şimdi birde 2025 yılının ikinci altı ayına bakalım. Temmuz 2025 %2,06, Ağustos %2,04, Eylül %3,23, Ekim %2,55, Kasım %0,87, Aralık %0,89. Son iki ayın düşül açıklanan oranlarla, 1 Ocak 2026 tarihinde emekliler ile çalışanların maaş artışları aşağı çekildikten sonra, Ocak 2026 enflasyonu %4,84 oldu.
Gelin birde 1 Ocak 2026 tarihinden itibaren yılın ilk beş ayının aylık enflasyon oranlarına bakalım. Yukarıda belirttim, Kasım ayında %0.87, aralık ayında ise %0,89 oranlarda açıklanmak suretiyle, maaş zamları aşağı çekilen enflasyon, ocak ayında birdenbire %4,84’e fırladı. Şubat %2,96, Mart %1.94, Nisan %4,18, Mayıs %1,71 olarak açıklandı. Böylece 5 aylık enflasyon %16,61 oldu. Görünen o ki haziran ayı enflasyonu Mayıs ayınınkinden daha düşük açıklanacak. İlginç değil mi? yurttaşın, çok daha yüksek olduğunu piyasada bizzat yaşayarak gördüğü ve Nisan ayında %4,18 olarak açıklanan enflasyon, mayıs ayında yine gökten inen vahiyle piyasada gerçekleşen oranın çok altında açıklandı. Kuşku yok ki, haziran ayında aylık enflasyon biraz daha aşağı çekilecek ve milyonlarca çalışan ve emeklinin maaşları, piyasa enflasyonun çok altında artırılacak.
Bugün yaklaşık 4 milyon emekli, hazineden aktarılan para ile 20.000 TL:ye tamamlanan en düşük emekli maaşı ile yaşamaya çalışıyor. Yani 4 milyon emeklinin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarında ki maaşı daha düşük. Adına kök maaş denen bu düşük maaşlar, bir kanun düzenlemesi yapılıp, ülke koşullarında insanca yaşamaya yetecek bir alt rakama, örneğin asgari ücret seviyesine çıkarılmadığı sürece, her maaş artış döneminde yeniden kanun çıkarılarak, hükumetin belirlediği rakama yükseltilmek zorunda.
İktidar, emekli maaşlarının düşüklüğünü kaynak yokluğu ile açıklasa da defalarca yazdığım gibi, bunun nedeni kaynak yokluğu değil, iktidarın kaynak kullanımındaki sınıfsal tercihidir.
Emekliler bu ülkede işçi-memur, kamu-özel toplam çalışanlardan sonra en büyük toplumsal katmandır. Türkiye’de emekliler, Bülent Ecevit başkanlığındaki ANASOL koalisyon hükümetinin 1999 yılında yürürlüğe koyduğu 4447 sayılı kanununla başlayan ve AKP iktidarı tarafından 2008 yılında yürürlüğe konan 5510 sayılı kanunla devam eden süreçte hızla yoksullaştılar.
Bakın Sosyal Güvenlik alanında çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Aziz Çelik, 5 Nisan 2026 tarihinde “Yeni Ülke” Dergisinde yayınlanan, “Emeklilerin Sınıfı ve Mücadelesi” başlıklı yazısında konuyla ilgili değerlendirmesinde ne diyor.
“Ülkemizdeki emeklilerin durumuna baktığımızda, emeklilerin giderek yoksullaştığı ve toplumsal gelirden daha az pay almaya başladığı görülmektedir. Türkiye, 20. yüzyılın sonunda ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılan ve adlarına “reform” denen iki büyük sosyal güvenlik karşı devrimi sonucunda, sosyal güvenlik haklarının ciddi biçimde aşındığı bir sürece girmiştir. Bunun sonucunda emekli aylıkları ciddi biçimde erimiş ve derin bir emekli yoksulluğu ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak, yeni bir olgu olarak yoğun bir çalışan emekli nüfusu ortaya çıkmıştır.
Emekli aylıklarında yaşanan “dibe doğru yarış” ve bu aylıkların toplumsal gelir içindeki payının giderek küçülmesi, sonuç olarak derin bir sefalete ve emekli yoksulluğuna yol açmaktadır. Hükümet ve liberal çevreler bu durumun sebebi olarak kaynak yokluğunu ve emekli sayısının yüksekliğini gösterse de bu iddialar gerçek dışıdır. Sosyal güvenlik ve emekliler için muhtaç olunan kaynak toplumsal gelirde, GSYH’de mevcuttur. Mesele bunun nasıl bölüştürüleceğidir; yani bir tercih sorunudur. Öte yandan emekli sayısının çokluğu iddiası da doğru değildir. Pek çok yaşlanan toplum gibi Türkiye’de de emekli sayısı artmaktadır ve Türkiye’nin durumu birçok Avrupa ülkesine paraleldir.” Evet Sayın Aziz Çelik uzman gözüyle, yaptığı değerlendirme ile gerçekleri dile getiriyor.
Aslında Türkiye’nin, tek adam yönetimine geçişten bu yana yaşadığı bir ekonomik dönüşümdür. Zira Türkiye, elverişli dünya konjonktürünün de etkisiyle, global ekonomik yapılanma da kendisine biçilen, enerji kaynaklarının transferinde aracılık yapma ve ülke coğrafyasını uluslararası maden tröstlerine açma rolüne uygun yeniden yapılanıyor. Bunun için, bir yandan çalışma hayatına güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma biçimleri monte edip ülkeyi ucuz emek cenneti haline getirirken, diğer yandan ise sosyal devlet tasfiye ediyor. Oysa güçlü sosyal devlet; gelirin daha adil paylaşımında, sosyal güvenlik sistemini aracı olarak kullanan ve sistem üzerinden, gelirin yeniden dağılımını sağlayan devlettir. Bunun içinde gerektiğinde bütçeden sisteme kaynak aktararak sistemi güçlü tutar.
Türkiye önceki yıllarda geçirdiği ekonomik dönüşümleri baskı rejimleri eşliğinde gerçekleştirmiş bir ülkedir. İlk esaslı dönüşüm,1958 krizi ardında gelen 1960 darbesi ve onun sağladığı ortamla özel sermaye hakimiyetinin tesis edildiği dönüşümdür. İkicisi 1980 yılında açıklanan 24 Ocak kararları ile geçilen yeni liberal sistem ve bu sistemin sorunsuz hayata geçmesi için, 12 Eylül 1980’de yapılan faşist darbedir. 1990’lar boyunca devam eden istikrarsızlık ve ardından gelen 2001 krizi, üçüncü esaslı dönüşümün gerçekleştiği krizdir. Zira kriz sonrası, Uluslararası Para Fonu tarafından şart koşulan, yasal düzenlemeler yapıldı ve mali disiplini sağlayacak kurumsal yapılar getirildi. Başta Merkez Bankası, yürütmenin sürekli müdahale ettiği ekonomik kurumlar özerk hale getirildi. AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılında zaten bu dönüşümü sağlayacak adımlar atılmıştı. Uluslararası finans kuruluşlarının adamı olan Kemal Derviş’in, ekonomiden sorumlu bakan olduğu kriz döneminde 15 günde 15 yasa olarak bilinen süreçte uluslararası sermayenin istediği düzenlemeler yapılmıştı.
Tüm bu düzenlemeler, emekçi kesimlere acı reçeteyi içirmiş ve önemli kayıplar yaşatmıştı. Kaldı ki yapılan düzenlemeler, sadece para politikaları ile ilgili değil, sosyal devleti tasfiye hazırlıklarının hızlandırıldığı, tarım desteklerinin kaldırıldığı, özelleştirmelerin yolunun açıldığı düzenlemelerdi. 2000’li yılların başındaki bu üçüncü dönüşüm her ne kadar bir darbeye dayandırılmasa da uluslararası sermaye kuruluşları, IMF ve DB ’sının kredi vermenin önkoşulu olarak dayattıkları düzenlemelerin yapılması ile sağlanan dönüşümdü.
Türkiye şimdi yine bir ekonomik dönüşümü yaşıyor. Ülke 2015 yılından bu yana süreklileşen bir ekonomik kriz ve OHAL yaşıyor. 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının tanınmaması ve hükümet kurdurulmayarak seçimlerin 1 Kasım 2015 tarihinde yenilenmesi, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal, HDP’ye yönelik hukuksuzluklar, dokunulmazlıkların kaldırılması, parti eşgenel başkanları, milletvekilleri ve parti yöneticilerinin tutuklanmaları, parti hakkında Kapatma davası açılması, belediye başkanlarının görevden alınmaları ve yerlerine kayyım atanması. Şimdi ise baskı rotasının CHP’ye çevrilmesi, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ile çalışma arkadaşlarının tutuklanması, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde seçilen CHP’li onlarca belediye başkanı ile partinin il ve ilçe yöneticilerinin tutuklanmaları ve nihayetinde parti hakkında verilen “Mutlak Butlan” kararı hepsi, bu dönüşümün garantörü olan mevcut iktidarın devamını sağlamaya yönelik sermaye politikalardır. Zira iktidarın uyguladığı ekonomik politika, yoksuldan zengine kaynak aktarma ve ülke coğrafyasını vahşi madenciliğe teslim etme politikasıdır. Bu politikada İşçi, Kamu çalışanı, emekli, esnaf, üretici köylü yok! bu politika sermayenin servetine servet katmasına hizmet eden politikadır!