Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde; “Evini terk etme, evinde kalıp evini onar.” diyenlere yanıtımdır:
Çatısı çökmüş, duvarları çatlamış, temelleri sarsılmış bir evin içinde ısrarla oturmak; evi korumak değildir. Yıkıntının altında kalmayı göze almaktır.
Elbette insan evini terk etmek istemez. Doğup büyüdüğü, anılarının biriktiği, geçmişinin ve geleceğinin iç içe geçtiği bir yuvadan kolay kolay vazgeçemez. Ancak bir ev artık insanını korumuyor, aksine her an üzerine yıkılma tehlikesi taşıyorsa, orada kalmak sadakat değil; tehlikeyi görmezden gelmektir.
Siyaset de böyledir.
Bir ülke, yalnızca sınırları ve topraklarıyla “ev” değildir. Hukukun üstünlüğü, adalet, özgürlük, demokrasi, liyakat, eğitim, sağlık, emek ve insan onuru o evin temel taşlarıdır. Bu değerler aşındığında, kurumlar zayıfladığında, adalet duygusu kaybolduğunda, insanlar geleceğe güvenle bakamaz hâle geldiğinde, artık sadece çatının değil, evin bütün taşıyıcı kolonlarının sorgulanması gerekir.
Böyle bir durumda halka sürekli olarak,
“Evini terk etme. İçeride kal. Ne olursa olsun bu evin içinde yaşamaya devam et.”
demek kolaydır.
Asıl zor olan, şu soruyu sormaktır:
“Bu evi neden bu hâle getirdik?”
Çünkü sorun yalnızca çatının onarılması değildir. Çatı neden çöktü? Duvarlar neden çatladı? Temeller neden sarsıldı? Evin bakımını yapmakla görevli olanlar görevlerini neden yerine getirmedi? Onarım için ayrılan kaynaklar nereye harcandı? Evin sakinlerinin uyarıları neden duyulmadı?
İşte siyasetin asıl soruları bunlardır.
Bir ülkenin yurttaşlarına, yıllarca yaşadıkları sorunlar karşısında sadece “sabredin”, “bekleyin”, “evinizi terk etmeyin” demek; sorunların nedenlerini ortadan kaldırmaz. Yoksulluğu kader, adaletsizliği zorunluluk, hukuksuzluğu olağan, liyakatsizliği ise yönetim biçimi hâline getirmek; çatısı çöken bir evin altına yeni bir örtü sermeye benzer.
Oysa bazen sorun çatıda değildir.
Sorun, temeldedir.
Temel sağlam değilse, çatıyı kaç kez onarırsanız onarın, ilk fırtınada yeniden çöker.
Bu nedenle bir ülkeyi sevmek, onun her hâlini sorgusuz sualsiz kabul etmek değildir. Gerçek vatanseverlik, ülkenin eksiklerini görmezden gelmek değil; yanlışları cesaretle dile getirmek, daha adil, daha özgür ve daha demokratik bir gelecek için mücadele etmektir.
Çünkü susmak, her zaman evi korumaz.
Bazen susmak, yıkılmak üzere olan duvarların altında kalmayı kabul etmektir.
Bazen “evini terk etme” diyenler, insanlardan kendi güvenliklerini değil, mevcut düzenin devamını düşünmelerini istiyor olabilirler. Oysa yurttaşın görevi, hangi koşulda olursa olsun yıkıntının içinde oturmak değildir. Yurttaşın görevi, gerektiğinde evin bütününü sorgulamak; gerekiyorsa temellerini yeniden güçlendirmek; hatta artık yaşanamaz hâle gelmişse, daha güvenli ve daha sağlam bir düzen kurmanın yollarını aramaktır.
Çünkü siyaset, binaları değil; insanı yaşatmak için vardır.
Bir evin değeri, duvarlarının eski ya da yeni olmasıyla ölçülmez. O evde yaşayanların kendilerini güvende hissedip hissetmemesiyle ölçülür.
Bir ülkenin gücü de yalnızca ekonomik büyüklüğüyle, yüksek binalarıyla, büyük projeleriyle ölçülmez.
Asıl güç;
adalettir,
özgürlüktür,
hukuktur,
liyakat ve ehliyettir,
insanların geleceğe umutla bakabilmesidir.
İşte bu yüzden, çatısı çökmüş bir evde oturmayı “sadakat” diye yüceltmek doğru değildir.
Bazen evi terk etmek değil, evi yeniden kurmak gerekir.
Bazen çatıyı değil, temeli onarmak gerekir.
Bazen de yıllardır aynı duvarların arasında yaşayıp, “Burası bizim evimiz.” demek yerine cesaretle sormak gerekir:
“Bu ev gerçekten bizim evimiz mi?”
Eğer evin içinde yaşayanlar söz sahibi değilse, adalet herkese eşit uygulanmıyorsa, çocuklar geleceğe umutla bakamıyorsa, gençler kendi ülkelerinde kendilerine bir gelecek göremiyorsa, emek verenler emeğinin karşılığını alamıyorsa, kadınlar kendilerini güvende hissetmiyorsa, düşüncelerini özgürce ifade edenler baskıyla karşılaşıyorsa; o zaman sorun yalnızca çatının akması değildir.
Evde ciddi bir sorun var demektir.
Ve böyle bir durumda yapılması gereken, insanları yıkıntının altında kalmaya ikna etmek değil; hep birlikte daha sağlam, daha güvenli, daha adil bir ev kurmanın yollarını aramaktır.
Çünkü ülke dediğimiz şey, yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak parçası değildir.
Ülke, hep birlikte kurduğumuz ortak evdir.
O ortak evin çatısı çökerken sessiz kalmak değil, onu ayağa kaldırmak gerekir.
Ama bunun için önce gerçeği kabul etmek gerekir:
Çatırdayan bir çatının altında ısrarla oturmak, evi korumak değildir.
Yıkıntının altında kalmaktır.
Ve bazen en büyük cesaret, evden çıkıp kaçmak değil;
o evi yeniden, sağlam temeller üzerinde kurmaya karar vermektir.