ÇAĞRIŞIMLAR-1

ÇAĞRIŞIMLAR-1
Yayınlama: 15.04.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde; Yaşlanmaktan sızlanan çoktur ama yaşanmışlıkların tadını çıkarabilen azdır. Genç olmanın olanağı olmadığında göre yaşlılıktan zevk alıp tadını çıkarmak en akıllıcası değil midir?
Çocuklar ve gençler bir dakika yerinde duramaz; hoplar, zıplar sağı solu karıştırır dururlar. “Ula yavrum, bir dakika şurada otur, yat da gözüme takılma!” demek boşunadır. Çünkü onların geçmişi çok kısa olduğu için oturup düşünecek anıları çok azdır. Oysa biz yaş almışlar, uzun yaşamışlar bu konuda şanslıyız. Anılar, en sıradan anlarda bile yeniden canlanır.
Televizyona bakarken, internetten video izlerken, müzik dinlerken duyduğumuz bir ses, gördüğümüz bir şey, burnumuza gelen bir koku, gördüğümüz bir ağaç, bir çiçek çağrışım yapar geçmişte yaşadığımız bir anımızı gözümüzde canlandırır.
Ama ne gariptir; “hadi bir anını anlat da dinleyelim” deseler aklımıza hiçbir anımız gelmez. Bunun için çağrışım gereklidir. Çağrışımın ne zaman nerede aklımıza bir anı getireceği hiç belli olmaz.
Televizyon izlerken, video izlerken bir anım aklıma gelir. Anıyı düşünürken saat geçer, program biter, müzik biter ben hareketsiz olarak yatmaya ve oturmaya devam ederim. O sürede anım gelmiş, o anı yine yaşıyorumdur.
İzlediğim bir videoda bir öğrenci kızdığı öğretmeninin kafasına balkondan saksı atıyor. Hemen aklıma ilkokul sınıfım geldi;
Tüm arkadaşlarım çocukluk görüntüleriyle önündeler. Sınıfımızda çeşitli yaşlarda öğrenciler vardı. Düşünsenize on altı, on sekiz yaşlarında siyah önlüklü kızlar ve erkeklerle aynı sınıfta okuyorsunuz. Erkeklerin bazıları sakal tıraşı oluyorlar. Öğretmenin “yarın sakalını kesmeden okula gelme!” diye uyardığı çok olurdu. İlkokul beşte okurken söz kesilen, beşi bitirdiği yaz tatilinde evlenen kızlar vardı. Bazıları da okulu bırakıp evlendirilirlerdi desem kimse inanmaz. Böyle bir sınıfta okudum.
Sakalı uzayan erkekleri öğretmenin azarlayıp, dövdüğü olurdu. Ben yirmi yaşında öğretmen olduğum sene düzenli sakal tıraşı olmaya başladığıma göre, yaşları benden büyük olan abi ve ablalarla okumuştum.
Sakal tıraşı olmayan, öğretmenden uzun bir sınıf arkadaşımızı bizim kısa boylu öğretmen dövmek istemişti. Öğretmen şamarı sallıyor o sakınıp geriye kaykılıyor eli boşa çıkıyordu. Öğretmen baktı olmayacak, sandalyenin üzerine çıkarak dövmüştü. Döverken de;
“Ders çalışma, ödevini yapma, sakalını da kesme; güvercin kovalayıp, İt taşlayıp gez!” dedikçe vuruyordu. Çocuk da şansızdı. Evleri öğretmenin eviyle karşı karşıyaydı. Uzaklarda oturanlar güvercin beslese de öğretmenin haberi olmuyordu. Dayağı yiyen öğrenci yerine kızarmış yüz ve kulaklarla homurdanarak giderken;
“Sen bizim damın altından geçerken loğ taşını (Toprak damları pekiştirmek için kullanılan silindir şeklinde ağır taş.) başına bırakmazsam ben de adam değilim!” diyordu. Onu duyan öğretmen, dayak atınca sinirleri rahatlamış olacak ki kahkahayla gülmüştü. Hatta zaman zaman o çocuğa takılırdı;
”Loğ taşını ne zaman başıma bırakacaksın?”

Sosyal medyada “sinemaya hiç gitmemiş öğrencilerini sinemaya götürdü” haberini görünce yine çağrışımla bir anım aklıma geldi;
İlkokul dörtte okurken dediler ki: “Okula sinema gelecekmiş. Film oynayacakmış” Duyunca şaşırdım tabi. Film ne, sinema ne hiçbir fikrim yok. Radyo ve gramofon dışında teknolojik alet görmedik.
Merakla beklemeye başladım. Bir öğle vakti okulun bahçesine bir kamyonet girdi. Ağır bir şeyi kollarından tutup bir duvar dibine koydular. O neydi bilmiyoruz. Kamyonetin şoförü bir kolu çevirdi o şey çalışmaya başladı. Biz sesi duyunca sağa sola kaçıştık. Öğretmenimiz açıkladı:
“Korkmayın çocuklar bu alete Jeneratör derler. Elektrik üretir. Birazdan o elektrikle sinema makinesi çalışacak.”
Sınıfın birini kararttılar. Metal düzeneğin üzerinde bir şeyler sarılı çemberler vardı. Jeneratörden gelen kabloları bağladılar. Karşıya gerdikleri beyaz perdeye Güneş gibi parlak, yuvarlak bir ışık düştü. Bıraksalar o ışığa bile hiç usanmadan bir saat bakardık.
Siyah takım elbiseli, kravatlı, zayıf bir adam makineyi çalıştırdı. O çemberler dönmeye başladı. Makinenin arkasında parlak bir ışık yanıyordu. Adam da, makine de benim için öte dünyadan gelmişler gibi gizemliydi. Beyaz perdede siyah beyaz insanlar, hayvanlar sağa sola hareket ediyor, konuşuyorlardı. Bize doğru geldiklerinde sağa sola eğilip savuşturmak çalışıyorduk. Gördüklerim, duyduklarım kıyamet alameti diye düşünerek dışarı kaçmak istesem de öğretmenden korkumdan kaçamadım alameti izlemeye devam ettim.
Adam arada bir filmi durdurup açıklama yapıyordu. Karanlık odada siyah takım elbisesi görünmeyen adam değil de azıcık ışık alan yüzü konuşuyor gibiydi. O da korkunçtu.
Aman Tanrım! Bir insan böyle güzel konuşabilir miydi? Soru soranları ilgiyle, güler yüzle dinliyor, güler yüzle cevaplıyor… “Keşke bu adam bizim öğretmenimiz olsa. Hem bu adamın film makinesi de var.” diye düşünsem de o öğretmenle bir daha karşılaşamadım. Hepimiz ilk filmi ağzımız bir karış açık, pür dikkat izlemiştik. Çıktığımızda gerek nefes ısısından gerekse sinemanın verdiği stresten ter içinde kalmıştık.
Film veremle ilgiliydi, öyle bir ilgiyle izledim ki izlediğim her şeyi öğrendim. Meslek hayatım boyunca verem, mikroplar, aşı, bağışıklık kazanma konularını o filmden öğrendiğimle öğrencilerime anlattım.
Biz yaşta çağrışımla gelen anı çoktur. Sonraki çağrışımla gelen anılarım da cumartesi yazımda. Ahmet KOÇAK

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.