Haber Kaynağı: Börük Türk Haber Ajansı / Vatan Medya Bursa
Köşe Yazarı Gazeteci: Hasan Mesut Ekmen
Benim Kalemimden
Değerli okuyucularım,
Bugün kalemi elime alırken her zamankinden daha dikkatli, daha hassas ve daha sorumlu davranmamız gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bugün konuştuğumuz mesele yalnızca Düzce’de yaşandığı bildirilen bir olay ya da kamuoyuna yansıyan provokasyon iddialarından ibaret değildir.
Asıl mesele, Türkiye’nin huzurudur.
Asıl mesele, yıllardır aynı bayrak altında yaşayan insanların birbirine güvenidir.
Asıl mesele, Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle bu ülkenin ortak geleceğidir.
Ve tam da bu nedenle bugün herkesi sağduyuya davet etmek zorundayız.
Burada çok açık konuşmak istiyorum:
Türk de bizimdir, Kürt de bizimdir.
Aynı vatanın üzerinde yaşayan, aynı ülkenin geleceğini paylaşan, aynı devletin vatandaşı olan insanları birbirine düşürmek isteyen hiçbir anlayış Türkiye’nin hayrına değildir.
Bizler farklılıklarımızla birlikte bu ülkenin zenginliğiyiz.
Aynı mahallede komşu olduk.
Aynı fabrikada çalıştık.
Aynı tarlada emek verdik.
Aynı sofraya oturduk.
Aynı düğünde halay çektik, aynı cenazede omuz omuza saf tuttuk.
Türkiye’nin gerçek hikâyesi budur.
Bu nedenle bir kişinin yaptığı yanlışı bir topluluğa mal etmek, bir provokatörün davranışından hareketle milyonlarca insanı hedef haline getirmek kabul edilemez.
Türkiye geçmişte küçük bir kıvılcımın nasıl büyütüldüğünü defalarca gördü.
Bir söz…
Bir görüntü…
Bir söylenti…
Bir sosyal medya paylaşımı…
Bazen de bağlamından koparılmış birkaç saniyelik bir video.
Bunların üzerine öfke eklendiğinde ortaya çok tehlikeli bir tablo çıkabiliyor.
İnsanlar araştırmadan inanıyor.
Doğrulamadan paylaşıyor.
Bilmeden suçluyor.
Öfkeyle hareket ediyor.
Sonra bir bakıyorsunuz ki başlangıçta ne olduğu bile tam olarak bilinmeyen bir olay, toplumsal bir gerilime dönüşmüş.
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü provokasyonların en büyük gücü, insanların düşünmeden tepki vermesidir.
Bu nedenle bugün hepimizin kendimize şu soruyu sorması gerekiyor:
Bize gösterilen gerçekten doğru mu?
Bu sorunun cevabını verirken çok dikkatli olmak gerekiyor.
Kimseyi delilsiz biçimde suçlamak, herhangi bir grubu hedef göstermek veya kanıtlanmamış iddiaları gerçekmiş gibi sunmak gazetecilik değildir.
Ancak şunu da görmezden gelemeyiz:
Türkiye’nin içeride kavga etmesinden, kardeşin kardeşe düşmesinden, toplumun birbirine güvenini kaybetmesinden fayda sağlayabilecek çevreler her zaman olabilir.
Bunların arasında siyasi hesap yapan kişiler olabilir.
Toplumsal gerilimden beslenen provokatörler olabilir.
Sosyal medyada yalan, manipülasyon ve dezenformasyon üreten hesaplar olabilir.
Türkiye’nin istikrarsızlaşmasını arzu eden farklı çevreler olabilir.
Fakat bunların kim olduğunu ortaya çıkarmak güvenlik güçlerinin, savcılığın ve hukuk devletinin görevidir.
Biz gazetecilerin görevi ise delilsiz suçlama yapmak değil; gerçeği araştırmak, iddiaları sorgulamak, doğru bilgiyi kamuoyuna aktarmak ve toplumsal barışı koruyan bir sorumluluk anlayışıyla hareket etmektir.
Çünkü gazetecinin kalemi ateşe benzin dökmek için değil, karanlığı aydınlatmak için vardır.
Bugünün en büyük sınavlarından biri sosyal medya.
Bir görüntü yıllar önce çekilmiş olabilir.
Başka bir ülkede yaşanan bir olay Türkiye’de olmuş gibi servis edilebilir.
Bir konuşmanın yalnızca birkaç saniyesi paylaşılabilir.
Bir kişinin söylediği söz, bağlamından koparılarak milyonlara ulaştırılabilir.
Ve insanlar daha gerçeğin ne olduğunu öğrenmeden öfkelenebilir.
İşte tam burada durmamız gerekiyor.
Paylaşmadan önce düşünelim.
Öfkelenmeden önce araştıralım.
Suçlamadan önce kanıt isteyelim.
İddia ile gerçeği birbirinden ayıralım.
Çünkü sosyal medyada yazılan tek bir cümle bazen binlerce insanın öfkesini tetikleyebilir.
Bir klavye başında yapılan sorumsuz bir paylaşım, sokakta insanların hayatını etkileyebilecek sonuçlara dönüşebilir.
Bu nedenle herkesin, özellikle de geniş kitlelere ulaşan kişilerin ve gazetecilerin sorumluluğu çok büyük.
Ben Türk’ü Kürt’ten, Kürt’ü Türk’ten ayıran bir anlayışı Türkiye’nin geleceği açısından kabul etmiyorum.
Çünkü bizim ortak bir geçmişimiz var.
Ortak acılarımız var.
Ortak sevinçlerimiz var.
Ortak mücadelelerimiz var.
Çanakkale’de yan yana duranların torunlarıyız.
İstiklal Mücadelesi’nde aynı vatan için mücadele eden insanların evlatlarıyız.
Bugün de çocuklarımızın geleceğini birlikte kurmak zorundayız.
Elbette Türkiye’de farklı kimlikler, kültürler ve siyasi görüşler vardır.
Olmalıdır da.
Demokrasi zaten farklılıkların bir arada yaşayabilme iradesidir.
Ancak farklılıklarımızı düşmanlık sebebine dönüştürmek başka bir şeydir.
Bizim ortak paydamız bellidir:
Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet.
Bu anlayışın amacı kimseyi kimliği nedeniyle dışlamak değil; farklılıklarımızla birlikte aynı vatan çatısı altında yaşama iradesini güçlendirmektir.
Türk’ün de Kürt’ün de, Alevi’nin de Sünni’nin de bu ülkede huzur içinde yaşama hakkı vardır.
Kimsenin kimliği nedeniyle ötekileştirilmesine izin vermemeliyiz.
Bugün özellikle üzerinde durmamız gereken noktalardan biri de budur.
Bir insan yanlış yapabilir.
Bir grup içerisinde suç işleyen biri çıkabilir.
Bir provokatör toplumu kışkırtmaya çalışabilir.
Ancak hiçbir bireyin davranışını milyonlarca insanın kimliğine yükleyemeyiz.
Bir kişinin suçu varsa kişi üzerinden değerlendirilmelidir.
Bir suç varsa delili ortaya konulmalı ve hukuk önünde hesap sorulmalıdır.
Ama suçun kimliği olmaz.
Suçun etnik kökeni olmaz.
Suçun mezhebi olmaz.
Suçun siyasi kimliği olmaz.
Suç kişiseldir; topluma mal edilemez.
İşte hukuk devletinin temel prensiplerinden biri de budur.
Bugün siyasetçisinden gazetecisine, sivil toplum kuruluşlarından sosyal medya kullanıcılarına kadar hepimize büyük sorumluluk düşüyor.
Bir olay karşısında hemen hüküm vermeyelim.
Bir topluluğu toptan suçlamayalım.
Bir sosyal medya paylaşımını kesin gerçek kabul etmeyelim.
Bir kişinin yanlışını milyonlara mal etmeyelim.
Bir provokatörün yaptığı üzerinden kardeşlerimizi hedef göstermeyelim.
Çünkü provokatörün istediği tam da budur.
Bizi birbirimize düşürmek…
Kimliklerimiz üzerinden karşı karşıya getirmek…
Güven duygumuzu yok etmek…
Sokakları gerilim alanına çevirmek…
Sonra ortaya çıkan kaostan kendi hesabına sonuç çıkarmak…
Biz buna izin vermemeliyiz.
Türkiye’nin enerjisini artık iç kavgalara değil, geleceğe harcaması gerekiyor.
Çocuklarımızın geleceği için…
Ekonomimiz için…
Eğitimimiz için…
Demokrasimiz için…
Huzurumuz için…
Güçlü ve güvenli bir Türkiye için…
Bizim birbirimizle kavga etmek yerine birbirimizin elinden tutmaya ihtiyacımız var.
Türkiye’nin bugün çözmesi gereken çok daha önemli meseleleri var.
Gençlerimizin geleceği var.
Ülkemizin ekonomik hedefleri var.
Çocuklarımızın eğitimi var.
Deprem gerçeği var.
Üretim var.
İstihdam var.
Adalet ve hukuk var.
Türkiye’nin geleceği var.
Bu nedenle toplumsal enerjimizi birbirimizi tüketmeye değil, ülkemizi ileriye taşımaya harcamalıyız.
Burada devletimize ve hukuk sistemimize de önemli bir sorumluluk düşüyor.
Eğer ortada suç varsa, hukuk gereğini yapmalıdır.
Eğer provokasyon varsa, bunu yapanlar ortaya çıkarılmalıdır.
Eğer dezenformasyon varsa, kaynağı araştırılmalıdır.
Eğer suç işleyen kişiler varsa, kim olduklarına bakılmaksızın hukuk önünde hesap vermelidir.
Ama aynı zamanda masum vatandaşların hedef gösterilmesine de izin verilmemelidir.
Çünkü adaletin temelinde ayrım yapmamak vardır.
Devletin görevi vatandaşları birbirine düşürmek değil, vatandaşların güven içinde yaşamasını sağlamaktır.
Bizim de devletten beklentimiz budur:
Suçlu varsa bulunsun, masum varsa korunsun, gerçek varsa ortaya çıkarılsın.
Ben bir gazeteci olarak şuna inanıyorum:
Bugün kalemimizle toplumu sakinleştirebiliriz.
Ama aynı kalemle toplumu ateşe de atabiliriz.
İşte bu nedenle gazetecilik yalnızca haber vermek değildir.
Aynı zamanda sorumluluktur.
Haber ile propaganda arasındaki çizgiyi korumaktır.
İddia ile gerçeği birbirine karıştırmamaktır.
Kamuoyunu bilgilendirirken toplumun huzurunu da gözetmektir.
Bir olayın bütün taraflarını dinlemektir.
Doğrulanmamış bilgiyi gerçek gibi sunmamaktır.
Gazetecinin görevi insanların öfkesini büyütmek değil, gerçeğin ortaya çıkmasına katkı sağlamaktır.
Çünkü bazen bir başlık, binlerce insan tarafından okunur.
Bazen bir cümle, binlerce kişiye ulaşır.
Bazen de o cümlenin sonuçlarını yazan gazeteci değil, sokaktaki vatandaş yaşar.
Bu nedenle kalemimizin sorumluluğunu bilmek zorundayız.
Değerli okuyucularım,
Bugün bize düşen birbirimize şüpheyle bakmak değildir.
Tam tersine birbirimize daha sıkı sarılmaktır.
Bir provokasyon iddiası ortaya çıktığında ilk yapmamız gereken öfkelenmek değil, gerçeği araştırmaktır.
Bir sosyal medya paylaşımı gördüğümüzde ilk yapmamız gereken paylaşmak değil, doğrulamaktır.
Bir suç iddiası duyduğumuzda ilk yapmamız gereken hüküm vermek değil, hukukun sonucunu beklemektir.
Çünkü bu ülke hepimizin.
Bu vatan Türk’ün de vatanıdır, Kürt’ün de vatanıdır.
Bu bayrak hepimizin.
Bu devlet hepimizin.
Bu topraklar hepimizin.
Ve çocuklarımızın geleceği hepimizin ortak sorumluluğudur.
Kim ne oyun kurarsa kursun, biz oyuna gelmeyelim.
Kim bizi birbirimize düşürmek isterse istesin, kardeşliğimizi bozmasına izin vermeyelim.
Çünkü biz biliyoruz:
Türkiye güçlü olacaksa birlik içinde güçlü olacaktır.
Türkiye büyüyecekse kardeşlikle büyüyecektir.
Türkiye huzurlu olacaksa birbirimize güvenerek huzurlu olacaktır.
Öyleyse bugün hep birlikte daha yüksek sesle söyleyelim:
Türk de bizimdir, Kürt de bizimdir.
Bu vatan hepimizin!
Bu bayrak hepimizin!
Bu gelecek hepimizin!
Ve unutmayalım:
Gazeteci Yazar
Hasan Mesut Ekmen