BU PROJEYE KİM HAYIR DER? TÜRSAB BU TARİHİ FIRSATI KAÇIRIR MI?

BU PROJEYE KİM HAYIR DER?  TÜRSAB BU TARİHİ FIRSATI KAÇIRIR MI?
Yayınlama: 06.11.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Murat Koç makalesinde; Bazen bir proje yalnızca yeni bir iş kapısı açmaz, bir sektörün geleceğini komple değiştirebilecek fırsatları, kapıları da aralar..

Dostlar bugün sizlere öyle bir projeden bahsedeceğim ki yalnızca seyahat acentalarına değil, ülke ekonomisine, istihdama, devletin ilgili kurumlarına ve kutsal topraklara gitmek isteyen vatandaşlarımıza kadar uzanan çok geniş bir fayda zinciri oluşturma potansiyelini taşıyor.

Üstelik milyonlarca dolarlık yatırımlar gerektiren, hayata geçirilmesi yıllar sürecek, sonuçları da belirsiz bir hayalden söz etmiyorum.

Mevcut kurumsal imkânlardan yararlanılarak, makul ve kontrollü maliyetlerle hayata geçirilebilecek; başarılı olduğu takdirde ise Türkiye’nin Hac ve Umre sektöründe olağanüstü bir dönüşüm başlatabilecek bir projeden bahsediyorum!

Öyle bir proje ki, dosyayı inceledikçe insan ister istemez şunu düşünüyor: Bir meslek örgütünün, üyeleri ve sektörün geleceği adına isteyebileceği; ülke ekonomisine de katkı sağlayabilecek bundan daha güzel ne olabilir ki?

Projenin adı:
TÜRSAB Hac ve Umre Acenta Gelişim, Eğitim ve İş Birliği Projesi.

Projenin fikir ve saha tecrübesi katkısını sunan isim ise, yaklaşık çeyrek asırlık Hac ve Umre tecrübesine sahip Süleyman Yasin Akdeniz.

Fakat beni asıl etkileyen, projenin kimin tarafından hazırlandığından ziyade, hangi düşünce üzerine inşa edildiği.

Çünkü bu proje, birilerinin daha fazla kazanması için değil, daha fazla insanın kazanabilmesi için hazırlanmış!

Bunun ne demek olduğunun, ne kadar özel olduğunun farkında mısınız dostlar?

Malum, dışarıda pek çok insan, bir çok projede RANT döndüğüne, birilerinin yahut bazı şirketlerin özellikle beslendiğine inanıyor..

Fakat bu projede sistem tam tersine döndürülmüş..

REKABETTEN KORKMAK YERİNE REKABETİ BÜYÜTMEK!

Düşünün…

Türkiye’nin dört bir yanında faaliyet gösteren seyahat acentaları var.

Bunların arasında Hac ve Umre sektörüne girmek isteyen, ancak yeterli bilgiye, tecrübeye veya güvenilir ticari bağlantılara sahip olmadığı için cesaret edemeyen işletmeler var.

● Peki, bu acentaların önünü açmak varken neden mevcut imkânlarla yetinelim?

● Neden yerimizde sayalım? Üzerine yeni şeyler, gelişmeler, faydalar koymayalım?

● Neden yıllardır bu işi yapanların tecrübeleri yalnızca kendilerinde kalsın?

● Neden küçük acentalar büyümesin, yeni işletmeler gelişmesin, yeni istihdam alanları oluşmasın?

● Neden daha fazla insan bu sektörden helal kazanç elde etmesin?

İşte dostlar projenin en dikkat çekici tarafı burada!

Yeni başlayan acentalar, deneyimli acentaların rehberliğinde yetiştirilecek.
TÜRSAB Akademi çatısı altında eğitim alacak, Mekke ve Medine’deki operasyonları yerinde öğrenecek, güvenilir hizmet sağlayıcılarla tanışacak.

Üstelik yalnızca teorik eğitimle yetinilmeyecek.
Konaklamadan ulaşıma, rehberlikten maliyet hesaplamalarına, kriz yönetiminden yolcu memnuniyetine kadar mesleğin incelikleri uygulamalı biçimde öğretilecek.

Yani acentaya yalnızca balık verilmeyecek; balık tutması öğretilecek!

Daha da önemlisi, yetişen acenta herhangi bir şirketin ticari bağımlısı haline getirilmeyecek.

Kendi markasıyla, kendi müşterileriyle, kendi emeğiyle ayakta durabilecek.

Elbette bütün bunlar yürürlükteki mevzuatın gerektirdiği izin ve yetkilendirme şartlarına bağlı olacak.

BİR PROJE, PEK ÇOK KAZANAN!

İşin ekonomik boyutu ise başlı başına dikkat çekici.

Projenin ilk yılında en az 100 acentanın bilgilendirme ve ön yeterlilik programına alınması, bunlardan uygun bulunan 20-30 acentayla pilot uygulama başlatılması hedefleniyor.

Sonuçlar ölçülecek, varsa eğer eksikler giderilecek ve başarılı model ülke geneline yaygınlaştırılabilecek..

Dikkat edin!

Ortada plansız, hesapsız bir büyüme hayali yok.

Önce eğitim, ardından uygulama, sonra denetim ve nihayet kontrollü büyüme var.

Bu yaklaşım, projenin en güçlü taraflarından biri.

Üstelik başlangıçta sınırlı bir pilot uygulama öngörülmesi, maliyetleri kontrol altında tutma ve olası riskleri önceden belirleme bakımından da son derece isabetli..

Peki, şimdi böyle başarılı bir uygulamanın ekonomiye sağlayabileceği katkıları düşünelim.

☆ Yeni acentalar sektöre hazırlanabilecek.
☆ Yeni işletme faaliyetleriyle birlikte personel ihtiyacı doğabilecek.
☆ Rehberlik, ulaşım, organizasyon, teknoloji ve tedarik hizmetleri gelişebilecek.
☆ Büyük şehirlerin dışında faaliyet gösteren küçük işletmeler de bu ekonomik hareketlilikten pay alabilecek.
☆ Rekabetin artmasıyla tüketicilerin önüne daha fazla seçenek çıkabilecek. Hizmet kalitesi yükselirken fiyatlar üzerinde de çok olumlu bir rekabet baskısı oluşabilecek.

Yani bir tarafta işletmelerin gelişmesi, diğer tarafta istihdam, öte tarafta tüketici memnuniyeti ve lehine imkanlar!

Bütün bunlar gerçekleştiğinde ekonomik kazanç yalnızca birkaç işletmeyle sınırlı kalmayacak.. Bakın bu çok değerli…

Kazanç imkânları sektörün farklı kesimlerine yayılabilecek.

İşte bu nedenle projeyi yalnızca bir eğitim programı olarak görmek, bence onun asıl büyüklüğünü gözden kaçırmak olur.

PEKİ, DEVLET NE KAZANACAK?

Bence meselenin üzerinde özellikle durulması gereken taraflarından biri de burası.

Çünkü Hac ve Umre organizasyonları malum sıradan bir turistik seyahatten ibaret değil.

İçinde uluslararası ulaşım, konaklama, sözleşmeler, vize, tüketici hakları, dinî hassasiyetler ve son derece önemli bir emanet sorumluluğu bulunabiliyor.

Dolayısıyla bu alanda faaliyet gösterecek acentaların iyi yetişmesi, yalnızca kendileri için değil, kamu yönetimi açısından da önem ve GÜVEN taşıyor.!

Düşünün…
Mevzuatı bilen, sorumluluklarının farkında olan, krizlere hazırlıklı ve denetlenebilir standartlarla çalışan acentaların çoğalması ne anlama gelir?

Daha bilinçli işletmeler, daha güçlü tüketici koruması, daha düzenli ve profesyonel organizasyonlar ve Hac-Umre yapmak isteyen halkın tamamen lehine sonuçlar..

Proje kapsamında acentaların eğitim, operasyon ve hizmet kalitesi bakımından değerlendirilmesi; sektörün sorunlarının düzenli raporlarla ortaya konulması da hedefleniyor.

Bu veriler, Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilgili bakanlıkların sektöre ilişkin çalışmalarına yardımcı olabilecek önemli bir bilgi ve veri kaynağına dönüşebilir.

Üstelik faaliyetlerini mevzuata uygun şekilde geliştiren işletmelerin çoğalması, ekonomik hareketliliğin ve buna bağlı kayıtlı ticari faaliyetlerin genişlemesine de katkı sağlayabilir.

Elbette bu katkıların büyüklüğü ancak uygulama sonuçlarıyla ölçülebilir.

Fakat soruyorum:
Devletin ilgili kurumlarının işini kolaylaştırabilecek, hizmet kalitesini yükseltebilecek, yeni istihdam alanları oluşturabilecek, ülke ekonomisini canlandırabilecek ve kayıtlı ticari faaliyetlerin artmasıyla kamu gelirlerine dahi katkı sağlayabilecek böylesine kapsamlı bir girişim, neden önemsenmesin?

TÜRSAB ZATEN ÖNEMLİ BİR KAPIYI ARALADI!

Burada özellikle hatırlatmak istediğim bir gelişme var.

2026-2027 Umre organizasyonu için acentalardan istenen 250 bin dolarlık sabit teminat düzenlemesine karşı TÜRSAB’ın açtığı davada, Danıştay 10. Dairesi önemli bir yürütmenin durdurulması kararı verdi.

TÜRSAB’ın 17 Temmuz 2026 tarihli açıklamasına göre böylece sabit teminat yerine, taşınacak umreci başına 500 dolar esasına dayalı bir uygulamanın önü açıldı.

Bu, özellikle küçük ve orta ölçekli acentalar açısından son derece önemli bir gelişmeydi.

Şimdi düşünün lütfen…

Bir tarafta acentaların önündeki mali engelleri azaltmak için hukuk mücadelesi veren TÜRSAB, diğer tarafta aynı acentaları eğiterek sektöre kazandırmayı hedefleyen bir proje!

Biri kapının önündeki engelleri azaltıyor, diğeri o kapıdan geçmek isteyenleri hazırlıyor..

Bundan daha anlamlı bir bütünlük olabilir mi?

Üstelik TÜRSAB’ın zaten bir Akademisi, Hac-Umre İhtisas Başkanlığı ve ülke çapında kurumsal teşkilatlanması bulunuyor.

Yani böylesine kapsamlı bir projeyi değerlendirmek için sıfırdan bir kurum oluşturmak da gerekmiyor.

Mevcut imkânların ortak bir hedef doğrultusunda harekete geçirilmesi yeterli gözüküyor..

Bence projenin ekonomik açıdan en akılcı taraflarından biri de bu.

Yeni bir yapı kurmak yerine, var olan kurumsal gücü daha fazla insana fayda sağlayacak şekilde kullanmak!

ASIL BÜYÜKLÜK, KAZANCI PAYLAŞABİLMEK!

Projenin beni en çok etkileyen tarafını sona sakladım.

Çıkış noktasında Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu mübarek hadisi bulunuyor:

“Sizden biriniz, kendisi için arzu ettiği şeyi din kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz.”

Ne kadar anlamlı değil mi?

Düşünün, bir insan yaklaşık 25 yıl boyunca bir mesleğin inceliklerini öğreniyor.
Çevre ediniyor, tecrübe kazanıyor, işin zorluklarını ve fırsatlarını keşfediyor.
Sonra çıkıp, “Bu birikim yalnızca benim kazancım olmasın, başkaları da öğrensin, başkaları da kazansın.” diyor.

İşte benim nazarımda projenin en kıymetli tarafı budur..

Çünkü gerçek büyüklük, yalnızca kendi kazancını büyütmek değil, başkalarının da kazanabileceği imkânları çoğaltabilmektir.

Ve Paylaşmak çok güzeldir..

Kaldı ki burada ortaya konulan teklif, herhangi bir şirketin veya kişinin ticari imtiyaz elde etmesini de amaçlamıyor.

Tam tersine, projenin kurumsal sahipliğinin TÜRSAB’a bırakılması öneriliyor.

Bu, son derece önemli bir ayrıntı!

Yani projenin hazırlayıcısı, yılların birikimini ortaya koyarken kurumsal yetkiyi ve uygulamayı TÜRSAB’ın takdirine bırakıyor.

Bana göre bu yaklaşım, projenin ticari hedeflerinden bile daha anlamlı bir mesleki dayanışma anlayışını yansıtıyor.

ŞİMDİ GÖZLER TÜRSAB’DA!

Gelelim meselenin belki de en önemli noktasına…

Bir tarafta acentalara yeni iş imkânları sunmayı hedefleyen bir proje var.

Diğer tarafta istihdama, hizmet kalitesine, rekabete ve ülke ekonomisine katkı sağlama potansiyeli bulunuyor.

Üstelik devletin ilgili kurumlarının yararlanabileceği daha düzenli, daha eğitimli ve daha şeffaf bir mesleki altyapı oluşturulması amaçlanıyor.

Bütün bunların yanında, projenin kurumsal sahipliği de doğrudan TÜRSAB’a bırakılmak isteniyor.

Şimdi Allah aşkına soruyorum:

Bir meslek örgütü, üyelerinin gelişmesini, yeni kazanç kapılarına kavuşmasını, hizmet kalitesinin yükselmesini ve sektörün güçlenmesini sağlayabilecek böyle bir fırsattan daha ne bekleyebilir?

Birlik olmanın anlamı, zaten güçlü olanları korumak kadar, güçlenmek isteyenlerin de önünü açmak değil midir?

Hele ki ortada eğitimden istihdama, rekabetten tüketici haklarına, işletmelerin gelişmesinden kamu yararına kadar uzanan böylesine geniş bir fayda potansiyeli bulunuyorsa…

İşte dostlar, bütün mesele burada düğümleniyor!

Çünkü burada bir kişinin şahsi menfaatini, bir şirketin ticari kazancını veya belirli bir grubun ayrıcalığını büyütmeye yönelik bir tekliften söz etmiyoruz.

Tam tersine, kazanma imkânlarını genişletmeyi, mesleki bilgi ve tecrübeyi paylaşmayı, daha fazla işletmenin önünü açmayı ve bütün bunları TÜRSAB’ın kurumsal çatısı altında gerçekleştirmeyi hedefleyen bir projeden söz ediyoruz.

Üstelik bunu yalnızca acentaların değil, vatandaşın, sektörün ve devletin de yararına olabilecek bir modelle yapmayı öneriyor!

Şimdi soruyorum:

Böylesine geniş bir fayda potansiyeli taşıyan, üstelik kurumsal sahipliği de doğrudan TÜRSAB’a bırakılan bir projenin hayata geçirilmesi için daha hangi olumlu özelliklere sahip olması gerekiyor?

Ekonomik katkı mı arıyoruz? Var.

Yeni istihdam imkânları mı? Var.

Mesleki eğitim ve gelişim mi? Var.

Rekabet, fırsat eşitliği ve tüketici yararı mı? Onlar da var.

Devletin ilgili kurumlarının yararlanabileceği daha güçlü bir mesleki altyapı mı? O da hedefleniyor.

Peki, bütün bunlar bir aradayken daha neyi arıyoruz Allah aşkına?

Elbette bu kazanımların gerçekleşmesi projenin doğru uygulanmasına bağlı. Fakat ortada yalnızca iyi niyetlerle süslenmiş bir temenni de bulunmuyor.

Somut aşamaları, eğitim programı, uygulama takvimi, başarı ölçütleri ve pilot çalışma modeli hazırlanmış çok ciddi bir teklif var.

Dahası, projenin en güçlü taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor:

Üstelik böylesine kapsamlı bir girişimin başarısını görmek için bütün sistemi bir anda değiştirmek, ülke çapında devasa bir organizasyona girişmek veya kontrol edilemeyecek ölçüde büyük riskler üstlenmek de gerekmiyor!

Önce 20-30 acentayla pilot uygulama yapılabilir.
Sonuçlar ölçülebilir.
Eksikler giderilebilir.
Başarılı olursa ülke geneline yaygınlaştırılabilir.
Başarılı olmazsa nedenleri belirlenerek yeni bir yol haritası oluşturulabilir.

Yani ortada sonuçları önceden bilinmeyen büyük bir maceraya atılmak değil, kontrollü biçimde denenebilecek, ölçülebilecek ve geliştirilebilecek bir fırsat var!

Böyle bir imkân karşısında insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Bir projenin bütün faydalarını önceden kesin olarak bilmek mümkün değilse, onu küçük ölçekte deneyip sonuçlarını görmekten daha akılcı bir yaklaşım olabilir mi?

Elbette her ciddi proje gibi bunun da hukuki, mali ve idari yönleri bir taraftan incelenmelidir.

Ola ki eksikleri varsa tamamlanmalı, geliştirilmesi gereken tarafları varsa geliştirilmelidir.

Ancak dikkat edin!

Bir projenin eksiklerini gidermeye çalışmak BAŞKA, sağlayabileceği bunca faydaya rağmen hiçbir somut adım atmamak, meseleyi sürüncemede bırakmak, tabiri caizse topu taca atmak BAMBAŞKA bir meseledir!

Hele ki ortada meslektaşlarına yeni kazanç kapıları açmak isteyen, tecrübeyi paylaşmayı esas alan, rekabeti güçlendirmeyi ve kamu yararına katkı sunmayı hedefleyen böylesine özel bir girişim bulunuyorsa…

İşte o zaman mesele yalnızca bir proje dosyasının değerlendirilmesi olmaktan çıkar..

İşte o noktada asıl soru, projenin ne kadar faydalı olduğu değil; böylesine faydalı olabilecek bir projenin hangi haklı ve somut gerekçelerle hayata geçirilemediği olacaktır!

Çünkü böylesine güçlü bir teklif karşısında yalnızca alışılmış gerekçeler, genel ifadeler veya belirsiz çekinceler yeterli olmamalıdır.

Somut bir hukuki engel mi var?

Giderilemeyecek bir mali yük mü bulunuyor?

Uygulanamayacak bir teknik mesele mi söz konusu?

Varsa elbette ortaya konulmalıdır.

Fakat ortada böyle bir engel yoksa yahut mevcut engeller giderilebilecek nitelikteyse, işte o zaman insanın aklına çok daha ciddi ve son derece meşru bir soru geliyor: Bu kadar insanın kazanabileceği, sektörün gelişebileceği, devletin ve vatandaşın yarar görebileceği böylesine önemli bir fırsatın önünde başka ne engel kalabilir?

Bana göre bu sorunun cevabı son derece önemlidir.

Çünkü bir meslek örgütünün asli görevlerinden biri, üyelerinin önünü açmak, mesleki gelişimlerini desteklemek ve ortak menfaatlerini korumaktır.

Ve şuna yürekten inanıyorum ki;

Bir meslek örgütünün büyüklüğü, yalnızca sahip olduğu üye sayısıyla filan değil, üyelerinin önüne açabildiği kapılarla da ölçülür!

İşte bugün TÜRSAB’ın önünde böyle bir kapı bulunuyor.

Hem de yalnızca bugünkü üyeleri için değil, gelecekte Hac ve Umre sektöründe faaliyet göstermek isteyen acentalar için de önemli fırsatlar barındıran bir kapı…

Temennim, bu kıymetli projenin TÜRSAB yönetimince bütün yönleriyle ele alınması, varsa eksiklerinin tamamlanması ve uygulanabilir bir program haline getirilerek hayata geçirilmesidir.

Çünkü burada yalnızca bir projeye verilecek karardan söz etmiyoruz.

Burada mesleki dayanışmanın, paylaşmanın, fırsat eşitliğinin ve kurumsal sorumluluğun ne kadar ileri taşınabileceğinden söz ediyoruz!

Ve ben yürekten inanıyorum ki: TÜRSAB yetkilileri şu soruyu gündemlerine alacak ve samimiyetle sorup sorgulayacaklardır:

“Birilerinin önünü açabilecek, daha fazla insanın kazanmasına vesile olabilecek, sektöre ve ülkeye fayda sağlayabilecek imkânlar elimizdeyken, o kapıları neden kapalı tutalım?

Hele ki o kapıyı açmanın yolu da böylesine açık ve kolayken!”

Bence üzerinde düşünülmesi gereken asıl soru işte budur.

Ve inanıyorum ki böylesine kıymetli bir fırsatın nasıl değerlendirileceği, yalnızca projeyi hazırlayanların değil, sektörün geleceğini önemseyen herkesin dikkatini çekmeyi hak ediyor. Hatta mesele, taşıdığı ekonomik ve toplumsal potansiyel bakımından bütün Türkiye’yi ilgilendiriyor!

Selam, Dua ve Hürmet ile…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.

Yeni Slow Radyo Yüz Ağdası