Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde; Ülkemiz siyasetinde son günlerde adeta salgın hâline gelen bir aksırma, tıksırma ve hapşırma salgını başladı.
Kimisi öksürür gibi konuşuyor, kimisi boğazını temizler gibi mesaj veriyor; kimisi de diliyle değil, karnından konuşmayı tercih ediyor.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Yoksa ortalıkta nereden geldiği ve hangi laboratuvarda üretildiği belli olmayan şüpheli yeni bir siyasi virüs mü dolaşıyor?
Normal şartlarda aksıran, tıksıran, hapşıran birine “çok yaşa” denir; iş mikrobikse tedavisi tıbbı olarak tedavi edilir ama bizim siyasetteki rahatsızlığın reçetesi eczanede satılmıyor. Çünkü mesele tıbbi değil, tamamen siyasi.
Üstelik bu bildiğimiz griplerden de değil. Ateş çıkarmıyor ama tansiyonu yükseltiyor. Burun akmıyor ama ağızlardan birbirini tutmayan cümleler akıyor. Bir gün söylenen ertesi gün düzeltiliyor, düzeltilen ise bir sonraki hafta inkâr ediliyor.
En ilginci de şu: Bu hastalık bulaşıcı gibi görünüyor. Biri hapşırıyor, diğeri mikrofon uzatıyor; öteki aksırıyor, beriki kameraya dönüyor. Sonra aynı cümleler ekran ekran dolaşıyor. Sanki siyaset konuşmuyor da semptom gösteriyor.
Vatandaş ise doktorun bekleme salonundaki hasta gibi… Her gün yeni bir belirti dinliyor ama bir türlü reçeteyi göremiyor. Memleketin geçim derdi, üretimi, eğitimi, adaleti ve gelecek kaygısı yerli yerinde dururken gündem, siyasi nezle nöbetlerinin arasında kaybolup gidiyor.
Benim asıl merak ettiğim ise şu: Bu salgının kuluçka süresi ne kadar? Çünkü görünen o ki siyasette mikroplar değil, mikrofonlar birbirine bulaşıyor.
Tam da bu noktada aklıma yıllar öncesinden bir cümle düşüyor.
Bizim mahallede bir zamanlar sevilen, sayılan bir Davutoğlu vardı…
Biliyorsunuz, Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti’deki yükselişi klasik teşkilat basamaklarını tırmanan birçok siyasetçiden farklı bir hikâyeydi. Meydanlardan değil, üniversite kürsülerinden geldi. Önce fikir üreten bir akademisyen olarak dikkat çekti, ardından devletin en kritik karar masalarına oturdu.
2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı oldu. Resmî unvanı danışmanlıktı ama kısa sürede Türkiye’nin dış politika vizyonunu şekillendiren en etkili isimlerden biri hâline geldi. “Stratejik Derinlik” yaklaşımı, Ankara’nın dış politika söyleminin merkezine yerleşti.
2009’da milletvekili olmamasına rağmen TBMM dışından Dışişleri Bakanı olarak görevlendirildi. Bu tercih, o günün siyasi atmosferinde Erdoğan’ın ona duyduğu güvenin en güçlü işaretlerinden biri olarak görüldü. 2009 ile 2014 arasında Türkiye’nin dış politikasının en görünür yüzüydü. “Komşularla sıfır sorun” anlayışıyla başlayan süreç, Arap Baharı ve Suriye iç savaşıyla birlikte bambaşka tartışmaların merkezine oturdu. Bir dönem başarı hikâyesi olarak anlatılan politikalar, zamanla en çok eleştirilen başlıklardan biri hâline geldi.
2011’de Konya milletvekili seçildi ve Dışişleri Bakanlığı görevini sürdürdü.
2014 ise kariyerinin zirvesiydi. Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince 27 Ağustos’ta AK Parti Genel Başkanı oldu; ertesi gün de Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Başbakanı olarak göreve başladı. Danışman olarak çıktığı yolculuk, partinin ve hükümetin zirvesine kadar uzanmıştı.
1 Kasım 2015 seçimlerinde AK Parti, Davutoğlu liderliğinde yeniden tek başına iktidar oldu. O günlerde kimse bu hikâyenin birkaç yıl sonra bambaşka bir yöne evrileceğini tahmin etmiyordu.
Ama siyaset bazen zirveye çıkmaktan çok, zirvede kalmayı sınar.
2016 baharında görevinden ayrıldı. 13 Eylül 2019’da AK Parti ile yollarını tamamen ayırdı; aradan üç ay bile geçmeden, 12 Aralık 2019’da Gelecek Partisi’ni kurdu. Dün omuzlarda taşınan bir isim, bu kez kendi yolunu yeniden açmaya çalışıyordu.
Asıl ironi ise burada başladı. Bir zamanlar yüzde elliye yaklaşan seçim zaferinin genel başkanı olan Davutoğlu, 2023 seçimlerinde kendi partisinin amblemiyle sandığa giremedi; CHP listelerinden Meclis’e girdi ve Gelecek Partisi bu yolla milletvekilleri çıkardı.
İşte “Siyasi Grip”in en belirgin belirtisi de belki tam burada ortaya çıkıyor.
Dün aynı mahallede aynı safta yürüyenler, bugün birbirine uzaktan “çok yaşa” demekle yetiniyor. Siyasette bazen virüs değişmiyor; sadece taşıyıcılar değişiyor.
Bugün ise Davutoğlu yeniden gündemde. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medya paylaşımlarıyla ilgili yaptığı resen inceleme sonucunda Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi kapsamında hakkında soruşturma başlatıldığını açıkladı.
Tarih, dünün Ahmet Hoca’sını yarın nasıl yazar, bunu bugünden kestirmek mümkün değil. Siyasi tarih onu hangi satıra koyar, hangi dipnota indirir, onu da zaman gösterecek.
Ama taşradan resmin büyüğüne baktığımda gördüğüm tabloyu hayra yoramıyorum.
Bir zamanlar aynı siyasi mahallenin en güçlü isimlerinden biri olan bir aktörün, bugün bambaşka bir tartışmanın merkezinde yer alması bana siyasetin ne kadar hızlı yön değiştirebildiğini gösteriyor. Kimileri bunu hukuki bir süreç olarak okur, kimileri siyasi bir hesaplaşma olarak değerlendirir, kimileri de mağduriyet üzerinden yeniden siyaset üretme çabası olarak görür. Ben ise hüküm vermekten çok, bu dönüşümün kendisine bakıyorum.
Çünkü siyasette bazen asıl hikâye, kimin haklı olduğu değil; aynı mahallenin insanlarının yıllar içinde birbirine nasıl yabancılaştığıdır.
Meğer mahalle değişmemiş; değişen, aynı sokakta yürüyen insanların birbirine bakışıymış.
Belki de “Bizim Mahallede Davutoğlu Vardı” cümlesinin asıl manası da burada gizli. Mahalle yerinde duruyor; sokaklar aynı sokak, kaldırımlar aynı kaldırım. Ama dün omuz omuza yürüyenlerin selamı değişince, aynı mahallenin hikâyesi de başka türlü yazılıyor.
Bu konunun da hâkimi, savcısı, avukatı, davalısı ve davacısı; ağlayanı, güleni ve sevineni olmadan, sadece bir seçmen olarak şahidi gözüyle baktığım zaman böylesi bir tabloyu hiç kimseye yakıştıramıyorum.
Bize düşen, başkaları aksırıp tıksırırken onların hastalığına ortak olmak değildir. Bir yerde duman gördük diye körüğü kapıp koşmak yerine aklıselimle davranmak, itidali elden bırakmamak ve beklemeyi bilmektir. Çünkü bazen en doğru tavır, ateşe odun taşımak değil, dumanın nereden yükseldiğini sabırla seyretmektir.
Her zaman olduğu gibi ben yine aynı yerde duruyorum.
“Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler.”