Uzman Psikolog Özgün Baştürk Kahveci: “Bir Bebekten Bir Katil Nasıl Yetişir?”
Türkiye’de son dönemde art arda yaşanan şiddet olayları, toplumun en temel sorularından birini yeniden gündeme taşıdı: Şiddet nasıl doğuyor ve bir insan bu noktaya nasıl geliyor? Gelişim psikoloğu Uzman Psikolog Özgün Baştürk Kahveci, kaleme aldığı kapsamlı değerlendirmesinde, bireysel etkenlerin ötesine geçilmesi gerektiğini vurgulayarak, toplumsal ve sistemsel sorumluluklara dikkat çekti.
Kahveci, özellikle iki ay önce anne olduktan sonra bu sorunun kendisi için daha da derinleştiğini ifade ediyor. Masum ve savunmasız bir bebeğin zaman içinde nasıl şiddet faili bir bireye dönüşebildiğini anlamaya çalıştığını belirten uzman, yaşanan trajedilerin yalnızca bireysel psikolojiyle açıklanamayacağını dile getiriyor.
Kahramanmaraş’ta yaşanan ve failin çocuk olduğu okul saldırısını hatırlatan Kahveci, kamuoyunun genellikle failin ailesine, yetiştirilme tarzına ya da bireysel psikopatolojisine odaklandığını söylüyor. Ancak bu yaklaşımın eksik olduğunun altını çiziyor:
Toplumun her olay sonrası hafızasını hızla yitirdiğini belirten Kahveci, benzer vakaların tekrar tekrar yaşandığını ancak sistemsel sorunların yeterince tartışılmadığını ifade ediyor. Ona göre, şiddetin kökenini anlamak için yalnızca aile içi dinamiklere değil, daha geniş bir çerçeveye bakmak gerekiyor.
Son 15–20 yılda artan kadın cinayetlerine dikkat çeken Kahveci, cezasızlık algısının şiddeti besleyen en önemli faktörlerden biri olduğunu vurguluyor. “Nasıl olsa az ceza alırım” düşüncesinin yaygınlaşmasının, bireylerin öfke kontrolünü zayıflattığını belirtiyor.
Şiddetin yalnızca cezalandırılmaması değil, aynı zamanda toplumsal olarak normalleştirilmesi de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Medyada yer alan içerikler, sosyal medyadaki saldırgan dil, bireysel silahlanma, çeteleşme ve akran zorbalığının görünürlük kazanması, Kahveci’ye göre bir “şiddet kültürü” inşa ediyor.
Kahveci, Türkiye’de son yıllarda yaşanan depremler, terör saldırıları, iş kazaları ve diğer büyük kayıpların toplum üzerinde derin izler bıraktığını belirtiyor. Bu travmaların yeterince işlenmeden üst üste yaşanmasının, bireylerde yoğun öfke, umutsuzluk ve çaresizlik duygularını artırdığını ifade ediyor.
Özellikle ebeveynlerini şiddet sonucu kaybeden çocuklara dikkat çeken uzman, bu grubun çoğu zaman göz ardı edildiğini ve yeterli psikolojik destek alıp almadıklarının bilinmediğini söylüyor.
Ergenlik dönemindeki bireylerin kimlik arayışı içinde olduklarını hatırlatan Kahveci, umutsuzluk ve geleceksizlik hissinin gençleri sağlıklı yollar yerine şiddet içeren yapılara yöneltebildiğini belirtiyor. Gücün bilgi ya da eğitimle değil, şiddet ve maddi imkanlarla tanımlandığı bir ortamda, gençlerin bu algıyı içselleştirmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Kahveci’ye göre çocukların sağlıklı gelişimi yalnızca ailelerin değil, tüm toplumun sorumluluğu. Öğretmenlerden hukukçulara, sağlık çalışanlarından komşulara kadar herkesin bu süreçte rolü olduğunu vurguluyor.
Türkiye’nin de taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni hatırlatan uzman, çocukların korunmasının yalnızca devletin değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak görevi olduğunu belirtiyor.
Yetkililerin sıkça kullandığı “gerekeni yapacağız” söylemini eleştiren Kahveci, bu ifadenin somut adımlarla desteklenmediği sürece anlamını yitirdiğini söylüyor. Liyakat eksikliği, sorumluluktan kaçınma ve sorunların üzerini örtme eğiliminin, şiddet olaylarının devam etmesine zemin hazırladığını ifade ediyor.
Kahveci yazısını çarpıcı bir çağrıyla sonlandırıyor:
Toplum olarak yalnızca kayıpların ardından yas tutmanın yeterli olmadığını, asıl sorulması gereken soruların kayıplar yaşanmadan önce sorulması gerektiğini belirtiyor.
Bir çocuğun sağlıklı gelişimini nelerin engellediğini, risk faktörlerine tanık olunduğunda neden sessiz kalındığını ve bu sorunların çözümü için neden daha erken harekete geçilmediğini sorgulayan Kahveci, hem bireysel hem de toplumsal bir yüzleşme çağrısında bulunuyor.
“Bu noktaya gelene kadar aklımız ve vicdanımız neredeydi?” sorusu ise yazının en çarpıcı ve düşündürücü ifadesi olarak öne çıkıyor.
İşte o yazının tamamı…
Son günlerde ülkemizde yaşanan tüm şiddet olaylarının üzerine, sıklıkla bu soruyu soruyoruz. Bir gelişim psikoloğu olarak, bir bebeğin sağlıklı veya sağlıksız gelişimine yol açan etmenleri yıllardır sorgularım, üzerine kafa yorarım. Özellikle iki ay once küçücük bir oğlan çocuğunu kucağıma aldığımdan beri, ona her baktığımda, bu masumiyetten, bu savunmasızlıktan, büyüme gayretinden nasıl kadın cinayetlerini işleyen, okullarda, sokakta, trafikte dehşet saçan katillerin ortaya çıktığına daha çok şaşırıyor ve üzülüyorum.
Özellikle Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısında, suçlunun bir çocuk olduğu bir olayda, pek çok kişi saldırıyı gerçekleştiren çocuğun bireysel psikopatolojisine, ailesinin yaptıklarına, ettiklerine, yetiştirme biçimine, ailedeki ilişkilere odaklanmış durumda, ancak bu olay ilk değil, ne yazık ki katilin çocuk/çocuklar olduğu tek olay da değil. Toplumsal hafızamızı çok çabuk yitiriyoruz, her olayda bireysel etmenlere odaklanıp sistemsel aksaklıkları, yönetimsel sorumlulukları, toplumsal olayların yarattığı sonuçları göz ardı ediyoruz.
Bir annenin, bir babanın çocuğunu kaybetmesi, tarif edilemez, teselli edilemez, üzerine söylenecek hiçbir sözün olmadığı bir acı, kaybedilen tüm çocuklar için anne babaların acılarını derinden paylaşıyorum, çok üzgünüm. Gün aşırı bir çocuğun daha kaybedilmemesi için insani ve mesleki bir sorumluluk hissettiğim için bu satırları yazma ihtiyacı duydum. Yetkililerin ‘gerekeni yapacağız’ cümlesi, altı doldurulmayan, ne yapılacağı açıklanmayan, somutlaştırılamayan ve sonunda da pek bir şey yapılmayıp olayı münferit bir olay olarak ele alıp sorumluluğu üstlenmeyen talihsiz bir açıklama ne yazık ki. Tam da bu yüzden, sorumluların sorumluluklarını hatırlamak, gerekenin neler olduğu üzerine düşünmek için şimdi yeniden soralım; bir bebekten bir katil nasıl yetişir? Ailenin sorumluluğu, ihmali, aile içinde olası şiddet davranışları, sosyal medyadan, medyadan veya akran gruplarından öğrenilen şiddet, göz ardı edilen şiddet eğilimi gibi bireysel ve ailesel faktörler var elbette. Ancak son yıllarda çok fazla çocuk veya gencin akran zorbalığı, şiddet, silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesi, toplumsal ve sistemsel etmenlere bakmayı ve yöneticilerin ve sistemin unsurlarını oluşturan herkesin üzerine düşen sorumluluğu üstlenmesini gerektirir. Önem sırası gözetmeksizin, cezasızlık, tanık olunan şiddet kültürü, umutsuzluk, toplumsal travmalar, ihmaller gibi faktörleri sıralayabiliriz.
Son 15-20 yılda artan kadın cinayetlerini, cezasızlık kültürünün başlangıcı olarak kabul edebiliriz. ‘3-5 yıl yatar çıkarım’ cümlesiyle işlenen ve katillerin gerçekten de 3-5 veya birkaç yılın sonunda cezaevinden çıktığı, affedildiği bir toplumda, öfkesini kontrol etmeye gerek görmeyen pek çok erkek, çeşitli ‘öfke’, ‘cinnet’ bahaneleriyle kadınları öldürmeye başladı ve her gün birden fazla kadının öldürüldüğü bir topluma dönüştük. Şiddet cezalandırılmıyor, buna tanık olan nüfusun kendini durdurmak veya sınırlandırmak için bir gerekçesi kalmıyor, kuralların, kanunların işlemediği, güçlünün gücünün yettiğine şiddet uyguladığı, saldırdığı ve yaşam hakkını elinden aldığı bir sonuç ortaya çıkıyor.
Şiddet kültürü en geniş kapsamlı düşünülmesi gereken konu olabilir; medyada yer verilen film ve diziler, sosyal medyada klavye kahramanlığı ile karşılıklı hakaretler, tehditler ve saldırılar, şiddetin meşrulaştırılması, cezasız kalması, bireysel silahlanmanın artması, çetelerin artması, mafyatik yapılara özenilmesi, adaletin bu tür yapılardan beklenmesi, okullarda akran zorbalığının artması, bunun görsel kayıt altına alınması ve sosyal medya platformlarında gurur duyularak paylaşılması, şiddetin bir güç göstergesi olarak kabul görmeye başlaması, gücün bilgi birikimi, bilişsel veya eğitsel donanım üzerine tanımlanmak yerine şiddet veya maddi kaynaklar üzerinden tanımlanması gibi daha da sayılabilecek şeyler şiddet kültürünü oluşturmaktadır.
Bireysel ve toplumsal travmalar, yine, göz ardı edilen önemli faktörlerden biri. Son yıllarda üzerine hiç konuşulduğuna tanık olmadığım bir grup var; anneleri babaları tarafından öldürülmüş çocuklar. Bu çocuklar bir şekilde büyüdü veya büyüyor, toplum içinde bir arada yaşıyoruz ve bu çocukların yaşadığı bu travmatik olay sonucunda herhangi bir psikolojik destek alıp almadığını bilmiyoruz. Toplumu oluşturan bireyler olarak tanık olduğumuz, maruz kaldığımız travmatik ölümler, büyük kayıplar yaşadığımız depremler ve afetler, iş kazaları, terör saldırıları, savaşlar, siyasal olaylar şeklinde sayabileceğimiz travmatik olayları işlemlemeye, sindirmeye, anlamlandırmaya vaktimiz olmadan peş peşe yaşıyoruz ve öfkeliyiz, umutsuzuz, çaresiziz, çok yoğun duyguları çok uzun süredir yaşıyoruz. Neye üzüleceğimizi şaşırıyoruz, bireysel yaşamımızdaki stres faktörleri ile başa çıkmaya çalışırken toplum olarak sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik içerisindeyiz. ‘Çalışsam ne olacak’, ‘kazansam/biriktirsem ne olacak’, ‘okusam ne olacak’, ‘emekli olsam ne olacak’ benzeri soruları sormayan kaldı mı bilemiyorum. Dolayısıyla, ergenlik döneminde, kimlik ve kişilik inşasında zaten toplumu, değerleri, inanışları, gelenekleri sorgulayan, tartışmaya açan, itiraz eden, tersini deneyip tepki ölçen çocuklar, bu umutsuzluk ve çaresizlik içinde çareyi meşru, uygun, sağlıklı, toplumda kabul görecek ve topluma katkı sağlayacak yollarda aramıyor, karşısına çıkan güçlü gördüğü çeteler veya şiddet sergileyen gruplar içinde bulmaya çalışıyor, oralara ait olmaya çalışıyor.
Toplum olarak yaşadığımız tüm bu travmatik olaylarda yönetimsel sorumluluklar ve ihmallerin çok fazla olduğunu söyleyebiliriz. Albert Camus’nun söylediği gibi ‘Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın’; yönetenlerin, sorumluların ‘gereğini yapacağız’ derken, gereğinin ne olduğunu bilmemeleri, liyakatsizlik, gereğini işin uzmanları ile irdelemek, araştırmak yerine olayların üzerini kapatmaları, bireysel çıkarlarını toplumsal yararın üzerinde tutmaları, sonuç olarak ne sosyal, ne hukuki, ne siyasi gereğini yerine getirmeleri, ihmaller zincirleri sonucunda evde, okulda, sokakta, iş yerinde, trafikte insanların öldürüldüğü, hiçbir yerde hiçbir saatte, hiçbir yaşta, hiçbir cinsiyette güvende olamadığımız bir topluma dönüşmemize yol açıyor.
Türkiye’nin de dahil olduğu Çocuk Hakları sözleşmesi, çocukların güvenliği, temel haklarının korunması, sağlıklı gelişimlerinin sağlanması için yalnızca yönetenleri değil, toplumun tüm kesimlerini sorumlu tutar. Çocukların ve gençlerin kıyıma uğradığı bu toplumda, yetişkinler olarak hepimizin sorumluluğu var; anne-babaların, öğretmenlerin, sosyal bilimcilerin, hukukçuların, kurum yöneticilerinin, şiddetin olduğu evlere komşu evlerdekilerin, otobüste, metroda , trafikte birlikte seyahat edenlerin, veli gruplarındaki velilerin, sağlıkçıların…
Sözün özü; olaylar olup bittikten sonra kayıplarımıza yanmak, acının üstesinden gelmek, geri dönemeyecek olana göz yaşı dökmek çok zor, bu acıyı ortadan kaldırabilecek bir ruh sağlığı uzmanı, bir ilaç, bir tedavi yok. Dolayısıyla yitirmeden sorular sormak lazım, bir bebeğin sağlıklı gelişimini neler engeller, bu risk faktörlerine tanık oluyorsak nasıl engel olabiliriz, neden susup görmezden geliyoruz, bu sorunların gereği nedir, bu kadar çözümsüzlüğe varana kadar aklımız ve vicdanımız neredeydi?
Uzman Psikolog Özgün BAŞTÜRK KAHVECİ
ozgunbasturk@gmail.com