Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde;
3Temmuzda Sivas’taydım. Gezim rastlantıyla Sivas katliamının sıcak gündemine denk geldi. Gelmişken eski Madımak otelini ziyaret ettim. Orada yanan, boğulan canların acılarını bir kez daha yüreğimde duydum.
Sivas sözcüğünü ilk duyduğumda altı yaşındaydım;
“Bıldır(geçen yıl) tarlaya Sarı Bursa ekmiştim. Bu yıl Suvaz budayı ektim.”
Cep telefonuma Âşık Veysel yazdım yanık bir saz sesi yükseldi: “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece…” Büyük ustanın o duru, insanı kendi iç denizinde yolculuğa çıkaran sesi, beni aldı yıllar öncesine, Sivas’ın bozkır kokan topraklarına götürdü.
Ardından Pir sultan Abdal yazdım karşıma birçok şiiri ve o acı dolu gün karşıma çıktı. Bu iki büyük ozan gibi eserler verecek ozanlar, sanatçılar geldi aklıma. Üzüldüm. Onları yakanların bu ülkeye eserler vermesi, hoşgörü, kardeşlik getirmesi olası mı, asla olası değildir.
Bir öğretmen ve ömrünü insanı anlamaya adamış bir yazar olarak düşünmeden edemedim; aynı topraklar nasıl olur da hem böylesine derin bir sevgiyi hem de yürekleri dağlayan bir acıyı bağrında büyütebilir?
Sivas dediğimizde, zihnimizde ilk beliren duraklardan biri şüphesiz Şarkışla’dır. Sivas gezimi tamamlayınca kırdım direksiyonu Şarkışla’ya doğru.
Yol kenarında çiçek açan iğde kokularını içime çekerek Şarkışla’ya vardım. İlçeyi uzaktan izledim, içinde avare avare dolaştım. İnsanları inceledim. Gelişmiş bir ilçeydi. Gördüğüm diğer ilçelere göre canlı cıvıl cıvıldı.
Âşık Veysel’in de bu sokaklarda gezdiğini hayal ettim. Bir elinde sazı bir elinde sigarası; takım elbisesi ve fötr şapkası ile insanların arasında dolaştırdım.
Buraya kadar gelip köyüne gitmemek olmazdı. Sivrialan Köyü’nün o çorak gibi görünen ama aslında bilgelikle bezeli topraklarından dünyaya gözlerini açan Veysel’in yurduna gittim.
Âşık Veysel’in yaşamını sürdüğü evi, Âşık Veysel Müzesi olarak düzenlenmiş. Veysel’e ait eserler ile yatağı, bal mumundan yapılmış heykeli, halılar, sedirler ve yastıklar sergilenmiş. Çocukluk ve gençlik yıllarımda televizyondan izlediğim köyünü ancak bu yıl görmek, gezmek nasip oldu.
Gözleri bu dünyanın renklerine kapansa da, gönül gözüyle evreni gören, toprağı “sadık yar” bilen o koca çınar, bizlere bu topraklarda dostça, kardeşçe yaşamanın felsefesini bıraktı.
“Kürdü Türk’ü ne Çerkez’i / Hep Âdem’in oğlu, kızı / Beraberce şehit, gazi / Kurşun sıkar ara yerde” diyen bir bilgenin memleketidir Sivas. Veysel’in sazının teli, ayrımcılığa, nefrete değil; her zaman birliğe ve insan sevgisine vurdu.
Ancak ne yazık ki tarih, her zaman Veysel’in o duru penceresinden bakmıyor yaşama. Takvimler 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde, Sivas’ın kalbine, hepimizin yüreğini bugün bile ilk günkü gibi yakan kapkara bir leke düştü: Madımak Oteli katliamı.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri için kente gelen şairler, yazarlar, sanatçılar ve gencecik canlar, kör bir cehaletin ve kışkırtılmış bir nefretin ateşiyle Madımak’ta ablukaya alındı. O gün Sivas’ta yakılan sadece bir otel değildi; bu toprakların çok sesliliği, hoşgörüsü, şiiri, türküsü ve en acısı da insanlığıydı. Asaf Halet’lerin, Nesimi Çimen’lerin, Hasret Gültekin’lerin ve daha nice aydınlık yüzün o dumanda boğulması, Anadolu kültür tarihine vurulmuş en ağır darbelerden biridir. Katliamda kaybettiğimiz her can, aslında Veysel’in “sadık yârim” dediği o toprağa emanet edildi ama arkalarında silinmez bir sızı bıraktılar. O kör cahiller onlara acımadan kıyarak bizleri yeni türkülerden, yeni eserlerden mahrum bıraktılar.
Sokakta yürürken, kahvede çay içerken insanları gözlemlerim. Bizim insanımız özünde sevecendir, paylaşımcıdır, komşusu açken tok yatmaz. Peki, o gün Madımak’ın önünde toplanan o karanlık kalabalığı üreten neydi? İşte bir eğitimci olarak beni en çok düşündüren ve canımı yakan soru budur. Sanatın, felsefenin ve bilimin ışığından mahrum bırakılan, sığ bir taassubun eline düşen zihinlerin ne denli yıkıcı olabileceğini Madımak bize en acı şekilde gösterdi.
Ünlü Alman düşünür Goethe:
“Hiçbir şey, eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz.” sözünü sanki bu olay için söylemiştir.
Bugün bizlere düşen en büyük görev; Şarkışla’nın bağrından çıkan o birleştirici Veysel kültürünü yeniden yeşertmek, Madımak’ın acısını ise asla unutmadan, unutturmadan dersler çıkarmaktır. Gençlerimize nefreti değil, sevgiyi; karanlığı değil, bilimin ve sanatın aydınlığını aşılamak zorundayız.
Sözü yine o büyük ustanın dizeleriyle bitireyim:
Aldanma cahilin kuru lafına/ Kültürsüz insanın külü yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına/Arzusu hedefi yolu yalandır

Yüreği her zaman sevgiyle, türküyle ve insanlıkla atan dostlara selam olsun. Madımak’ta yitirdiğimiz tüm canları saygıyla anıyorum.