Bir İlişkinin Anatomisi III: Bağlanmak mı, Bağımlı Olmak mı?

Bir İlişkinin Anatomisi III: Bağlanmak mı, Bağımlı Olmak mı?
Yayınlama: 03.07.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;

“İnsan bazen sevdiği için bağlandığını sanır; oysa bağlandığını düşündüğü şey, çoğu zaman kaybetmekten korktuğu kendi eksikliğidir.”

Bir insanı sevmek…

Onunla aynı hayatı paylaşmak istemek…

Onun varlığından güç almak…

Bütün bunlar sağlıklı bir ilişkinin doğal parçalarıdır. Ancak tam da burada, çoğu zaman fark edilmeyen ince bir çizgi vardır. Bir tarafında bağlanmak, diğer tarafında ise bağımlı olmak durur. İlk bakışta birbirine benzeyen bu iki kavram, insan ruhunda ve toplumsal yaşamda tamamen farklı sonuçlar doğurur.

Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, bağımlılığı sevgi; kontrolü ise ilgi sanmasıdır. Oysa sevgi özgürleştirirken, bağımlılık görünmeyen zincirler üretir. Biri insanın varlığını büyütür, diğeri ise onu yavaş yavaş kendi benliğinden uzaklaştırır.

Psikiyatrist ve bağlanma kuramının öncülerinden John Bowlby (1988), insanın yaşamı boyunca güvenli bağlar kurma ihtiyacının biyolojik ve psikolojik bir gereksinim olduğunu söyler. Bebeklikte bakım veren kişiyle kurulan ilişki, yalnızca çocukluğumuzu değil; yetişkinlikte kuracağımız dostlukları, aşkları ve evlilikleri de sessizce şekillendirir. Bu nedenle hiçbir yetişkin ilişkiye boş bir sayfa olarak başlamaz. Hepimiz çocukluğumuzun görünmez izlerini yanımızda taşırız.

Kimimiz sevildiğinde huzur hisseder.

Kimimiz sevildiğinde bile terk edileceğimiz korkusuyla yaşar.

Kimimiz ise yakınlaşmayı, özgürlüğünü kaybetmenin ilk adımı olarak görür.

İşte bağlanma ile bağımlılık arasındaki yol ayrımı tam da burada başlar.

Bağlanmak, insanın kendi kimliğini kaybetmeden bir başkasına yakınlaşabilmesidir. Bağımlılık ise kendi kimliğini koruyamadığı için başka bir insanın gölgesinde yaşamaya başlamasıdır.

Erich Fromm’un Sevme Sanatı adlı eserinde söylediği gibi, gerçek sevgi iki insanın birbirini tüketmesi değil, birbirinin gelişimini desteklemesidir (Fromm, 1956). Sevgi, eksik iki yarımın birbirini tamamlaması değil; bütün iki insanın ortak bir yaşam kurma iradesidir.

Ne var ki günümüz kültürü bize bunun tam tersini öğretmektedir.

Çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz şarkılar, izlediğimiz filmler ve okuduğumuz romanlar çoğu zaman şu cümleyi fısıldar:

“Sensiz yaşayamam.”

İlk bakışta romantik görünen bu cümle, psikolojik açıdan sevginin değil, bağımlılığın dilidir.

Çünkü sağlıklı bir insan, sevdiği kişi olmadan üzülür; ama yaşamayı bırakmaz.

Bağımlı insan ise sevdiğini kaybettiğinde yalnızca ilişkiyi değil, kendi kimliğini de kaybettiğini düşünür.

Belki de modern çağın en büyük trajedilerinden biri, bağımlılığı aşk sanmasıdır.

Sosyolojik açıdan baktığımızda ise mesele yalnızca bireyin psikolojisi değildir. İçinde yaşadığımız toplum da bağlanma biçimlerimizi dönüştürmektedir. Zygmunt Bauman, modern toplumun ilişkileri giderek daha “akışkan” hâle getirdiğini söyler. Tüketim kültürü, nesneler gibi ilişkileri de hızla tüketilebilen deneyimlere dönüştürmektedir (Bauman, 2003).

Bugün insanlar uzun süre emek vermek yerine, daha iyisini aramaya teşvik edilmektedir.

Daha iyi telefon…

Daha iyi iş…

Daha iyi şehir…

Ve maalesef…

Daha iyi partner…

Sistem bize sabretmeyi değil, değiştirmeyi öğretmektedir.

Oysa bağlanmak emek ister.

Bağımlılık ise çoğu zaman kolaydır.

Çünkü bağımlılık düşünmeyi değil, teslim olmayı gerektirir.

Tam da burada felsefe bize önemli bir soru yöneltir:

Bir insan neden özgürlüğünden vazgeçer?

Varoluşçu filozofların önemli bir kısmı, insanın özgürlüğün getirdiği sorumluluktan korkabildiğini söyler. Özgür olmak yalnızca seçim yapabilmek değildir; aynı zamanda seçimin sonuçlarını üstlenebilmektir. Bu yüzden bazı insanlar eşit ilişki kurmak yerine, ya yönetmeyi ya da yönetilmeyi tercih eder. Çünkü eşitlik cesaret ister.

Martin Buber’in “Ben ve Sen” yaklaşımı, gerçek ilişkinin ancak iki öznenin birbirini araçsallaştırmadan kabul etmesiyle kurulabileceğini savunur. Karşımızdaki insanı değiştirilmesi gereken bir proje değil, kendi başına bir varlık olarak görebildiğimiz anda gerçek bağ başlar.

İşte bu noktada anarşist düşünce de ilişkilere güçlü bir katkı sunar. Çoğu insan anarşizmi yalnızca siyasal bir kavram olarak görür. Oysa Emma Goldman ve daha sonra Murray Bookchin, tahakkümün yalnızca devlet içinde değil; ailede, iş yerinde ve gündelik ilişkilerde de üretildiğini vurgular.

Belki de ilişkilerde sormamız gereken soru şudur:

“Kim kimi daha çok seviyor?” değil…

“Kim kimi yönetiyor?”

Çünkü sevginin içine güç girdiğinde, ilişki yavaş yavaş özgürlüğünü kaybetmeye başlar.

“Kıskanıyorum çünkü seviyorum.”

“Telefonunu merak ediyorum çünkü seni düşünüyorum.”

“Arkadaşlarınla görüşmeni istemiyorum çünkü seni kaybetmekten korkuyorum.”

Bu cümleler ilk bakışta sevgi gibi görünür.

Oysa çoğu zaman sevginin dili değil, korkunun dilidir.

Korku ise özgürlüğü sevmez.

Özgürlüğü denetlemek ister.

Denetim arttıkça güven azalır.

Güven azaldıkça bağımlılık büyür.

Ve bağımlılık büyüdükçe sevgi sessizce geri çekilir…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.