Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
“Geç yağan yağmurun kurumuş çiçeklere yararı olur mu?”
Bu soru, bende yalnızca toplumsal bir düşünceyi değil, aynı zamanda yaşamın içinden süzülen bir kırgınlığı da çağrıştırıyor. Çünkü insan, salt toplumların değil, kendi yaşamının da çoğu kez gecikmiş yağmurlarına tanık oluyor.
Kendi yaşamımda da şunun ayırdına vardım: Kimi duygular, kimi fırsatlar, kimi sözler… Tam zamanında gelmediğinde anlamını yitiriyor. Bir insanın gereksinimi olduğu anda söylenmeyen bir destek tümcesi, yıllar sonra dile geldiğinde artık aynı sıcaklığı taşımıyor. Tıpkı susuz kalmış bir çiçeğin, vakti geçtikten sonra gelen suyla yeniden canlanmakta zorlanması gibi.
Topluma baktığımda gördüklerimle kendi içimde duyumsadıklarım arasında aslında büyük bir benzerlik var. Gecikmiş adaletle karşılaşan bir insanın içindeki kırılma neyse, geç kalınmış bir özrün, ertelenmiş bir sevginin insanda bıraktığı iz de o denli derin oluyor. Çünkü sorun salt “olması” değil; “ne zaman olduğu.” Ama yine de umudu tümüyle dışlayamıyorum.
Yaşam bana şunu da öğretti: En kurumuş sandığımız yerlerde bile küçük bir yeşerme olasılığı vardır. İnsan, tüm olumsuzluklara karşın yeniden filiz verebilen bir varlık. Yeter ki gelen “yağmur” içten olsun, sürekli olsun. Bir kez yağıp geçen değil; toprağı gerçekten besleyen bir yağmur…
Yine de içimde şu düşünce ağır basıyor: Keşke hiçbir şey bu denli gecikmese. Keşke insanlar birbirine daha erken dokunabilse, yönetenler daha erken ayırdına varabilse, yaşam daha az ertelemeyle yaşanabilse… Çünkü kimi kayıplar geri gelmiyor. Çiçekler bir kez kurudu mu, ne denli yağmur yağarsa yağsın, eski durumuna dönemiyor.
Bu yüzden benim için bu söz, bir saptamadan çok bir uyarı gibi:
Geç kalma.
Ne söyleyeceksen zamanında söyle, ne yapacaksan zamanında yap. Çünkü yaşam, gecikmeleri her zaman bağışlamıyor. Bayramı bir fırsat olarak görün. Sevdiklerinizi ziyaret edin, onlara sevginizi gösterin.
Sevgileri yarınlara bırakmayın. Geciken yağmurun yararı yoktur.