Hayrettin Bulut
Bursa Vatan Medya Grubu – Köşe Yazarı
Dünya bir süredir tek bir isim etrafında dönüyor: Jeffrey Epstein.
ABD’de patlak veren ve giderek genişleyen “Epstein belgeleri”, artık yalnızca bireysel suçların değil; siyaset, sermaye ve küresel güç ilişkilerinin karanlık yüzünün de ifşası niteliğini taşıyor.
Peki bu küresel sarsıntı Türkiye’yi nasıl etkiler?
Daha da önemlisi, bu dalganın ülkemiz açısından olası fırsatları ve riskleri nelerdir?
Öncelikle şu gerçeği teslim etmek gerekir: Epstein dosyaları, Batı merkezli yıllardır pazarlanan “ahlaki üstünlük” söylemine çok ciddi bir darbe vurmuştur. İnsan hakları, demokrasi ve şeffaflık konusunda dünyaya ders veren çevrelerin, kendi içlerindeki çürümeyi sistematik biçimde örtbas ettiği artık inkâr edilemez bir noktaya gelmiştir.
Türkiye açısından bu tablo, uzun süredir uluslararası alanda maruz kalınan etik ve siyasi eleştirilerin yeniden sorgulanmasına zemin hazırlamaktadır. Çifte standartlar daha görünür, ikiyüzlülük daha teşhir edilebilir hale gelmiştir. Bu durum, doğru okunduğu takdirde, Türkiye’nin diplomatik söyleminde elini güçlendirebilecek bir fırsat alanı yaratabilir.
Ancak madalyonun diğer yüzü daha karmaşıktır.
Küresel ölçekte derinleşen bu skandal, yalnızca Batı’yı değil; uluslararası sistemin tamamını saran bir güvensizlik iklimini de beslemektedir. Uluslararası kurumlara, finansal yapılara ve siyasi ittifaklara olan inanç ciddi biçimde aşınmaktadır. Bu durum, küresel sistemin bir parçası olan Türkiye’yi de dolaylı biçimde etkilemektedir.
Dolayısıyla “Batı yara aldı” demek, otomatik olarak “Türkiye kazandı” anlamına gelmez. Aksine, kırılgan ekonomilere sahip ülkeler için bu tür küresel sarsıntılar yeni risk alanları da doğurabilir.
Bir diğer önemli başlık ise kamuoyu algısıdır.
Epstein belgeleri, dünya genelinde elitlerin dokunulmazlığına karşı derin bir öfke dalgası oluşturmuştur. Türkiye’de de ister istemez şu soru gündeme gelmektedir:
Benzer dosyalar, benzer iddialar, benzer ilişkiler ülkemizde aynı şeffaflıkla ele alınıyor mu?
Toplumun beklentisi bu noktada son derece nettir:
Güç kimde olursa olsun, hukuk herkes için eşit uygulanmalıdır.
Aksi halde küresel skandalları uzaktan izleyip, içerideki adalet tartışmalarını görmezden gelmek mümkün değildir. Başkalarının karanlığına bakarken, kendi sistemimizin gölgelerini yok saymak; uzun vadede daha büyük kırılmaların önünü açar.
Sonuç olarak Epstein belgeleri, Türkiye için ne bütünüyle bir fırsattır ne de tamamen bir tehdittir. Asıl mesele, bu küresel kırılmayı nasıl okuduğumuzda ve nasıl değerlendirdiğimizde yatmaktadır.
Eğer Türkiye bu süreci;
hukukun üstünlüğünü güçlendirmek,
şeffaflığı derinleştirmek,
hesap verebilirliği kurumsallaştırmak
için bir ayna olarak kullanabilirse, kazançlı çıkar.
Aksi halde, sadece başkalarının duvarları yıkılırken seyirci kalır; kendi temellerimizin ne kadar sağlam olduğunu sorgulamaktan kaçınmış oluruz.
Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Gerçek sarsıntılar, başkalarının yıkıldığında değil; bizim hangi temeller üzerinde durduğumuz sorgulandığında anlam kazanır.
Acının dili olmaz.
Acının dini olmaz.
Hayrettin Bulut