Sendikacı Veli Beysülen, 9 Şubat 2024 tarihinde kaleme aldığı ve daha önce farklı bir mecrada yayımlanan yazısında, kapitalist sistemin dijitalleşmeyle birlikte bireyselleşmeyi artırarak toplumsal dayanışmayı ve ortak mücadele kültürünü zayıflattığını savundu. Beysülen, bu yaklaşımın sosyal hak bilincini aşındırdığını ve insanları iktidarlara bağımlı hale getirdiğini ifade etti.
Beysülen, özellikle sosyal yardım politikalarının yurttaşları hak sahibi bireyler olmaktan çıkarıp, yönetenlere biat eden kitlelere dönüştürdüğünü belirterek, bu durumun popülist siyaset anlayışını beslediğini kaydetti. Sosyal desteğin tarihsel olarak bir hak olduğunu vurgulayan Beysülen, çağdaş hukuk sistemlerinde sosyal güvenliğin temel insan hakları arasında yer aldığını hatırlattı.
Yazısında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) en düşük emekli maaşının 20 bin liraya çıkarılmasına ilişkin kanun teklifinin görüşmeleri sırasında yaşanan tartışmalara da değinen Beysülen, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in açıklamalarını eleştirdi. Beysülen, söz konusu açıklamaların emekliliği bir hak olmaktan çıkarıp, iktidarın lütfu gibi gösterdiğini savundu.
Emekliliğin yıllarca ödenen primler ve vergiler karşılığında kazanılmış anayasal bir hak olduğuna dikkat çeken Beysülen, emeklilerin “yardıma muhtaç garibanlar” olarak tanımlanmasının emeğe saygısızlık olduğunu ifade etti. Emeklilerin yaşadığı yoksulluğun sorumlusunun, uzun yıllardır uygulanan ekonomi politikaları olduğunu belirtti.
Beysülen ayrıca, Türkiye’de sosyal devlet ilkesinin fiilen işlevsizleştirildiğini, gelir dağılımındaki adaletsizliğin çalışanlar ve emekliler aleyhine derinleştiğini dile getirdi. Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına atıf yapan Beysülen, sosyal güvenliğin insan onuru ve yaşam hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu hatırlattı.
Ekonomi politikalarını da eleştiren Beysülen, Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması ve kamu-özel işbirliği projeleri üzerinden sermayeye büyük kaynak aktarıldığını, buna karşın emeklilerin yoksulluğa mahkûm edildiğini söyledi. 2002 yılında en düşük emekli maaşının asgari ücretin üzerinde olduğunu, bugün ise asgari ücretin altında kaldığını belirten Beysülen, bunun anayasanın eşitlik ve yaşam hakkı maddelerine aykırı olduğunu savundu.
Açıklamasının sonunda Beysülen, emeklilerin sadaka değil hak talep ettiğini vurgulayarak, anayasal hakların ihlal edildiğini ve bu duruma karşı yüksek sesle itiraz edilmesi gerektiğini ifade etti.
İşte o yazının tamamı…
EMEKLİLER ACINACAK GARİBANLAR DEĞİLDİR!
9 Şubat 2024 tarihinde başka mecrada yayınlanan, kapitalist sistemin gelişen dijital teknolojinin de desteğiyle insanları birbirinden kopardığını ve bireyselleştirdiğini bunun ise toplumsal dayanışma ile birlikte mücadeleyi yok ettiğine dair, “DÜNYANIN GELECEĞİNİ TEHDİT EDEN TEHLİKE” başlıklı yazımın iki paragrafı aşağıdaki şekildeydi:
Çağımız sosyal politika tercihi, ülkeleri yönetenlerin halkın vergilerinden politika ve uygulamaları ile muhtaç duruma getirdikleri insanlara sadaka vermeleri üzerine kuruludur. Ne yazık ki, halktan toplanan kaynaklardan sağlanan bu destek, insanların yönetenlere dolayısıyla sisteme biat etmesi sonucunu doğurmaktadır. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde popülist siyasetçilerin bu sosyal politika yöntemi ile yıllarca iktidarda kaldıkları ve otoriterliğe yöneldikleri bilinen bir gerçektir. Halbuki sosyal destek, neredeyse insanlığın varlığı ile eş zamanlı var olan ve asırlardır desteğe muhtaç insanlara değişik yöntemlerle sağlanan bir destek biçimidir. Değişik zamanlarda, değişik adlar altında, farklı kurumsal yapılar ile devlet tarafından sağlanan sosyal destek, zamanla sosyal hak kavramına dönüşmüş ve evrensel hukuki düzenlemelerin yanı sıra temel insan hakları belgelerinde kendisine yer bulmuştur. Bu nedenle, çağımızda her insanın insan olmaktan dolayı sahip olduğu en temel haklardan biri olarak genel kabul görmüştür.
Kuşkusuz sistemin 20. yüzyılın son çeyreğinde uygulamaya koyduğu günümüz sosyal politikası, insanın bireyci düşünmesine ve destek alacağı iktidara biat ederek diğer insanlarla yan yana gelmekten ve birlikte mücadele etmekten uzaklaşmasına yol açmaktadır. Bu da yetmez bireyin sosyal desteğin hakkı olduğu bilincinin körelmesi sonucunu doğurmaktadır. Elbette bu durum tek tek ülkelerde yaşanan sorunların üstesinden gelmeyi zorlaştırmanın yanı sıra, kapitalizmin doğal kaynakları sınırsız kullanmasının yol açtığı doğa tahribatına karşı çıkmayı da engellemektedir. Ve maalesef ki bunun sonucu olan duyarsızlığın yol açacağı vahim sonuç gezegenin yok oluşa gitmesidir.
Evet, kapitalizmin dünya genelinde uyguladığı sistemi kısaca bu şekilde açıkladığım 9 Şubat 2024 tarihli yazımın bu iki paragrafını buraya almamın nedeni, en düşük emekli maaşının 20.000 liraya çıkarılmasına dair kanun teklifinin TBMM’deki görüşmeleri sürecinde, AKP grup başkanvekili Özlem Zengin’in söylediklerini doğrular nitelikte olmasıdır.
Maalesef TBMM’de muhalefetin emekli maaşlarının alt sınırının asgari ücret seviyesine çıkarılması yönündeki tüm kanun teklifleri ile önergelerini sayısal çoğunluğu ile reddeden AKP-MHP iktidar bloku, AKP’nin en düşük emekli maaşının 20.000 liraya çıkarılması teklifini kanunlaştırdı. Teklifin kanunlaştırılması sürecinde TBMM’de gerginlikler ve ilginç diyaloglar yaşandı. Bunların içinden en önemlisi muhalefetin, “Emekliler size haklarını helal etmeyecekler” eleştirisine karşı AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in, “En çok oy aldığımız gariban kitle bize haklarını helal etti” demesiydi. Bu cümle her ne kadar önceki yıllarda seçime yakın yaptığı kısmi iyileştirmelerle emeklilerden oy almış iktidarın aynı yöntemle emeklilerden oy alacağı düşüncesinin dışa vurumu olarak görülse de esas itibariyle sistemin dünya genelinde uyguladığı yoksullaştır, yardım et, kendine mecbur bırak yönteminden bağımsız değildir. Kuşkusuz bu cümleyi sadece bir niyetin dışa vurumu olarak değerlendirmek, cümlenin yansıttığı emeklilere bakışı gözden kaçırmak olur. Zira bu söylem, bedeli ödenerek kazanılmış hak olan emekliliği iktidarın lütfu, emekliyi ise yardım edilecek garibanlar olarak açıklamaktadır. Bu nedenle Özlem Zengin ile temsil ettiği siyasi anlayış, öncelikle emekliliğin yıllarca çalışılarak sarfedilen emeğin karşılığı ödenen vergi ve primlerle kazanılmış bir hak olduğunu bilmeliler. Bilmeleri gereken bir diğer şey ise; emeklilerin onların devlet kasasından, yani halkın, yani bizzat emeklinin kendi vergilerinden verdikleri sadakaya muhtaç garibanlar olmadıklarıdır. Kaldı ki emeklilerin bugün yaşadığı sefaletin müsebbibi, 23 yıldır kendilerinin bu ülkede uyguladığı ekonomi politikasıdır. Esas itibariyle 23 yıldır sermayeye kaynak aktarmak üzere uyguladıkları ekonomi politikası ile muhtaç hale getirdikleri emeklileri, yardım edilecek garibanlar kategorisine koymak en hafif deyimiyle emeğiyle değerler yaratmış emeklilere saygısızlıktır.
Yukarıda belirttiğim gibi emeklilik kimsenin lütfu olmadığı gibi, emekliler de acınacak garibanlar değildirler. Zira emeklilik gerek uluslararası sözleşmelerde gerekse Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yurttaşlara tanınmış haktır. Yurttaşlar, çalışma dönemlerinde yürürlükte bulunan yasal mevzuat çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getirmek suretiyle bu hakkı kazanırlar. Bu hakkı kazanmış yurttaşların ülke koşullarında insanca yaşayacakları gelire sahip olmaları anayasanın teminatı altındadır. Kısacası emeklilik, çalışanların çalışma dönemlerinde ödedikleri sosyal güvenlik primi ile kazandıkları haktır. Yine ulusal ve uluslararası mevzuata göre emeklilerin de içinde bulunduğu tüm yurttaşların kendileri ile ailelerinin ülke koşullarında insanca yaşayacakları gelir ile sosyal haklara sahip olmalarını sağlamak devletin temel görevlerindendir. Öte yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal devlet olduğu anayasa hükmüdür. Sosyal devleti yönetenlerin yapacağı şey, yurttaşların muhtaçlığını kullanmak değil kurduğu sosyal güvenlik sisteminden sağladığı sosyal desteklerle onu yok etmektir. Türkiye dünya ülkeleri içinde gelir dağılımı adaletsizliğinde başı çeken ülkelerdendir. 23 yıllık AKP iktidarında tavan yapan gelir dağılımındaki adaletsizlik çalışanlar ile emeklileri sefalete mahkûm etti. Halbuki gerek uluslararası sözleşmelerde gerekse anayasamızda soysal güvenlik herkes için hak olarak tanınmıştır. Türkiye’de yüksek yargı organları Danıştay ile Anayasa Mahkemesi de birçok kararlarında sosyal güvenlik, Anayasa’da ifade edilen “Sosyal Devlet” ilkesinin gereği olarak değerlendirilmiş ve uygulayıcıların yani yürütmenin anayasada yer alan devletin bu temel niteliğini zedeleyecek veya ortadan kaldıracak uygulamalardan kaçınmaları gerektiğini belirtmişlerdir. Çünkü sosyal devlet, gelirin yeniden ve adil dağılımını sağlayıp çeşitli nedenlerle ekonomik gücü olmayanları koruyan devlettir. Anayasa Mahkemesi kararlarında, sosyal güvenlik hakkını insan onurunun korunması ve yaşam hakkının sağlanması ile doğrudan ilişkilendirmiş ve sosyal devletten kopmayı kesinlikle reddetmiştir. Anayasanın 2. maddesinin kesin hükmü ile bahsi geçen yargı kararlarının varlığına rağmen, Türkiye’de yaşlı nüfusa emekli aylığı ödemenin yanı sıra sağlığının korunması için mali destek veren sosyal güvenlik sistemi işlevsizleştirildi.
Kuşku yok ki, AKP’nin bildiği ya da kendisini uygulamakla yükümlü gördüğü ekonomik politika, sermayeye özellikle Anadolu Kaplanları dediği tefeci sermayeye kaynak aktarmaktır. Geçen hafta ajanslara düşen bir haber bunun önemli kanıtlarından biriydi. Habere göre Koru Korumalı Mevduat Hesabının (KKM) maliyeti 60 milyar dolar yani bugünkü kurla 2 trilyon 604 milyar 600 milyon liraydı. Nasıl muazzam bir kaynak transferi değil mi? Bu resmi kayıtlara yansıyan maliyet. Peki bunun piyasaya yansıyan dolaylı maliyeti ile ilk gece yüksek kurdan bozdurulan dövizin maliyeti ne kadar bilen var mı? Yok tabii. Öte yandan, kullanım garantili köprü, tünel, otoyol, havaalanı ve şehir hastaneleri gibi projeler için şirketlere aktarılan devasa kaynak var.
AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılında en düşük işçi emeklisi maaşı 257 lira, asgari ücret ise 184 liraydı. Yani en düşük emekli maaşı asgari ücretin %40 üstündeydi. Şimdi en düşük emekli maaşı 20.000 lira asgari ücret ise 28.075 lira. Bu rakamlara bugün emeklilerin büyük bir kısmı, ülkede uygulamada olan asgari ücretin altında maaş almaktadır. Halbuki asgari ücret ülke koşullarında yaşanabilecek en alt ücrettir. Nitekim başta Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) asgari ücretle ilgili sözleşmeleri, asgari ücreti işçinin kendisi ile aile bireylerinin ülkenin koşullarında asgari düzeyde yaşamalarına yetecek ücret olarak tarif edilmektedir. Yine uluslararası standartlara uygun olmamakla birlikte, asgari ücret yönetmeliğine göre asgari ücret çalışanın asgari düzeyde yaşamasını sağlayan ücrettir. Tüm bu düzenlemeler, ülke koşullarında asgari düzeyde yaşamaya yetecek ücret olarak tespit edilen asgari ücretin altında emekli maaşı ödenmesi, anayasanın 10. maddesi ile hüküm altına alınmış kanun önünde eşitlik ilkesinin yanı sıra, “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” şeklinde ki 17. maddesine aykırıdır. Daha açık bir ifade ile anayasa ihlalidir.
Anayasa ihlali yapan iktidar emeklileri acınacak garibanlar olarak görüyor. En hafif deyimiyle bunun adı yıllarını bu ülkeye vermiş insanlara saygısızlıktır. O zaman şimdi yapılması gereken anayasa ihlali yaparak emeklilere gariban insanlar muamelesi yapan iktidara yüksek sesle, “Biz bu ülkeye yıllarını vermiş insanlarız, sizden sadaka değil hakkımızı istiyoruz!” diye haykırmaktır.
Veli Beysülen