Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Son günlerde okullarda yükselen şiddet, çocukların birbirlerine yönelttiği baskı ve zorlamalar, sıradan bir tartışmanın ötesine geçti ve tehlikeli bir hal aldı.
Sorunları çözmek yerine kavram ve laf üretmek de cevval olduğumuz için nur topu gibi “Akran zorbalığı” diye bir kavramımız oldu.
Akran zorbalığı,
Çocukların sadece kendi dünyalarında yaşadıkları kırılmaları ve yaraları açık bir biçimde ortaya koyduğu gibi mesele yalnızca disiplin sorunları değil; geleceği şekillendiren bir toplumsal alarm olma özelliğini taşıdığını da açık ve net bir şekilde gösterdi.
Zorbalık günlük dilde sıkça kullanılır, ama çoğu kez yüzeysel bir etiket gibi kalır. Oysa zorbalık, yalnızca kaba kuvvetin adı veya bir davranış değil; bir düzenin karanlık aynasıdır.
Zorbalık, yumruğun gürültüsünden çok, bakışın sessizliğinde bir çığ gibi büyür. Bir bakışın sessizliği, bir yumruğun gürültüsünden daha derin yaralar açar. Bu nedenle de zorbalık, sadece bir kelime değil; toplumun damarlarına sızan sessiz, sinsi zehirli ve yayılmacı bir virüstür.
Zorbalık, yalnızca bir davranış değil; zalimliğin merhametsizliği, münafıklığın ikiyüzlülüğü, dedikodunun itibarsızlaştırması, gıybetin gizli yaralayıcılığı, alayın küçültücülüğü ve kaş–göz işaretlerinin sessiz dışlayıcılığıyla birleşerek, kötülüklerin kanalizasyon sistemi gibi akıp duran, mikrop ve virüs üreten toplumun bütün dinamiklerini bozan bir düzenin adıdır.
Zorbalık, sistematik biçimde başkasını baskı altına almak, korkutmak ya da incitmek demektir. Ama bu basit tanımın ardında, insan ilişkilerinin karanlık yüzü gizlidir.
Her sustuğumuzda, bir sonraki çığlığın sessizliğini hazırlarız. Sessizlik, zorbalığın en sadık yoldaşıdır.
Zorbalık, güç dengesizliğine dayanır; bir tarafın üstünlüğü, diğer tarafın kırılganlığı üzerine kurulur. Kasıtlıdır, süreklidir ve mağdurun ruhunda derin yaralar açar. Fiziksel şiddetle görünür, sözel hakaretle yankılanır, sosyal dışlamayla sessizleşir, dijital çağda ise ekranların soğuk ışığında siber zorbalığa dönüşür. Zorbalık, gücün merhametsizliğe, dilin yaralayıcı bir silaha dönüştüğü anların toplamıdır.
Bu kelimenin izahı, yalnızca bir tanım meselesi değildir; toplumsal hafızanın korunmasıdır. Çünkü zorbalık, bireyin özgüvenini çalar, toplumun güven duygusunu aşındırır, kültürün damarlarına şiddet kültürünü sızdırır. Ve işte tam da bu yüzden, kelimenin kökenini, anlamını ve etkilerini berraklaştırmak, dilin ve toplumun ortak sorumluluğudur.
Zorbalık, bir kelimeyle özetlenirse: gücün merhametsizliğe dönüşmesidir. Zorbalık çoğu zaman bir yumruğun sertliğinde değil, bir bakışın sessizliğinde saklanır. Zorbalık, merhametin gölgesini çalan bir sessizliktir. Bir çocuğun okulda susturulan kahkahası, bir çalışanın iş yerinde küçümsenen emeği, bir yurttaşın meydanda bastırılan sözü… Hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Küçük görünen bu baskılar, toplumun sessizlik kültürüyle birleştiğinde büyür ve bir gün bireysel bir kusur olmaktan çıkar; siyasi bir düzenin parçası haline gelir. Zorbalık dediğimiz şey, işte bu zincirin hem mağduru hem de taşıyıcısı olduğumuzu hatırlatan bir aynadır.
Zorbalık en çok gündelik hayatın sıradan anlarında kendini gösterir. Ailede çocuğun sesi bastırılır, okulda farklı olan alaya alınır, iş yerinde emeği küçümsenen çalışan yalnızlaştırılır. Arkadaşlıkta, komşulukta ya da sosyal çevrede sürekli eleştiri ve dışlama, görünmez ama yaygın bir baskı biçimine dönüşür.
Bir çocuğun okulda lakaplarla susturulması, bir çalışanın yöneticisi tarafından küçümsenmesi ya da bir arkadaş grubunda dışlanmak…
Bunların her biri küçük gibi görünse de toplumsal hafızada derin izler bırakır. Sessizlik burada en büyük suç ortağıdır. Çünkü zorbalık yalnızca zorbanın gücünden değil, seyircinin suskunluğundan beslenir. Sessizlik, zorbalığın en sadık yoldaşıdır; çünkü ses çıkarmayan her tanık, zincirin bir halkasına dönüşür.
Medya dili, zorbalığın en güçlü taşıyıcısıdır. Bir haber bülteninde kullanılan tek bir kelime şiddeti sıradanlaştırır; bir televizyon dizisinde alaycı bir karakter, gençlerin diline yerleşerek okul koridorlarında yeniden sahnelenir.
Sosyal medyada ise alaycı yorumlar, bir kişiyi hedef alarak toplu zorbalığa dönüşür. Dijital ortamda dil, görünmez bir silaha dönüşür. Bir kelime, bir sahne, bir başlık… Hepsi zorbalığın yeniden üretilmesine hizmet eder.
Medya çoğu zaman mağdurun hikâyesini değil, zorbanın gösterisini öne çıkarır. Böylece seyirci pasif bir tanığa dönüşür. Zorbalık, dilin ve görüntünün içinde yeniden doğar.
Bireysel ilişkilerde küçük bir güç gösterisi olarak başlayan zorbalık, toplumsal kültürün içine yerleştiğinde siyasi zorbalığın zeminini hazırlar. İktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğü, bireysel zorbalığın büyütülmüş bir versiyonudur. Hakaret, etiketleme ve kutuplaştırıcı söylem, toplumu sessizce hizaya sokar.
Sessizlik kültürü büyüdükçe, iktidar bunu bir yönetim aracına dönüştürür. Böylece zorbalık, bireysel bir kusur olmaktan çıkar, sistematik bir düzenin parçası haline gelir.
Zorbalıkla mücadele, sadece mağduru korumak değil; içimizdeki küçük zorbayla hesaplaşmaktır. Sessiz kalmamak, dilimizi dönüştürmek ve güç ilişkilerini yeniden tanımlamak, bu dönüşümün anahtarıdır. Ancak bu suskunluk, insanlık onurunu kıran ve incitici davranışları meşrulaştırır.
Bu nedenle yapılması gereken, zorbalığı uygulamamak, başkasını incitmemek, sessiz kalmamak ve adaletin toplumsal vicdanda yer bulmasına katkı sağlamaktır. Her birey, kendi dilini dönüştürerek, merhameti güç ilişkilerinin merkezine koyarak ve haksızlık karşısında sesini yükselterek bu zinciri kırabilir.
Zorbalık ifadesi, bu hesaplaşmayı kişisel bir yüzleşmeden toplumsal bir dönüşüme taşıyan çağrıdır. Çünkü zorbalık yalnızca zorbanın gücünde değil, bizim suskunluğumuzda büyür.
Her sustuğumuzda, bir sonraki çığlığın sessizliğini hazırlarız. Küçük görünen baskılar, sessizlik kültürüyle birleştiğinde büyür ve bir gün yalnızca kişisel bir kusur olmaktan çıkar; siyasi bir düzenin temel taşına dönüşür.
Toplumun sessizliği, zorbalığın en güçlü silahıdır. Çünkü zorbalık yalnızca zorbanın gücüyle değil, seyircinin suskunluğuyla büyür.
Bir okul koridorunda susturulan kahkaha, bir iş yerinde küçümsenen emek, bir meydanda bastırılan söz… Hepsi aynı zincirin kirli halkalarıdır. Ve bu zincir, sessizlikle beslendikçe daha da ağırlaşır.
Zorbalığı durdurmak, merhameti yeniden merkeze koymak ile olacaktır. Bunun içinde dilimizi ve davranışlarımızı dönüştürmek, sessizliği bozmak ve adaleti toplumsal vicdanda yeniden diriltmek, bu zinciri kırmanın tek yoludur.
Zorbalık, yalnızca zorbanın gücünde değil; bizim suskunluğumuzda büyür. Her sustuğumuzda, bir sonraki çığlığın sessizliğini hazırlarız. Sessizlik, zorbalığın en sadık yoldaşıdır.
O yüzden sesimizi yükseltmek, yalnızca mağduru değil, geleceği de korumaktır. Dilimizi dönüştürmek, yalnızca kelimeleri değil, toplumsal vicdanı da diriltmektir. Merhameti merkeze koymak, yalnızca bireyi değil, bütün bir düzeni onarmaktır.