Türkiye’de doğan her bebekten alınan “topuk kanı”, yıllardır Sağlık Bakanlığı tarafından “Yeni Doğan Tarama Programı” kapsamında fenilketonüri, hipotiroidi, biyotinidaz eksikliği ve kistik fibrozis gibi hastalıkların erken teşhisi amacıyla uygulandığı söylenen bir işlem olarak biliniyor.
Ancak bu uygulamanın perde arkasına dair tartışmalar giderek artıyor. Eleştiriler, topuk kanı ile sadece sağlık taraması yapılmadığını, aynı zamanda bebeklerin genetik haritalarının çıkarıldığını ve küresel veri bankalarına aktarıldığını öne sürüyor.
Kamuoyuna yansıyan en dikkat çekici iddialardan biri, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bünyesinde oluşturulan “Gen Haritalama ve Veri Bankası” ile ilgili.
Uzmanların dile getirdiği iddiaya göre, Türkiye dahil pek çok ülkede toplanan topuk kanı örnekleri yalnızca laboratuvar testlerinde kullanılmıyor; merkezi bir sistemde depolanıyor. Bu veriler, uluslararası kurumlarla ve hatta ilaç şirketleriyle paylaşılıyor.
Eğer bu iddialar doğruysa, milyarlarca insanın genetik yapısı küresel merkezlerin kontrolünde toplanıyor. Bu durum, yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda biyopolitik bir tehdit anlamına geliyor.
Genetik veriler, toplumların biyolojik şifrelerini ortaya çıkarıyor. Böyle bir bilgiye sahip olan güç odaklarının bunu sağlık dışı amaçlarla kullanabileceği endişesi büyüyor:
Biyolojik silah geliştirme: Belirli milletlerin genetik zayıflıklarına göre hastalık üretilmesi.
Doğurganlık veya kısırlık programlama: Nesillerin kontrol altına alınması.
İnsan hackleme: Genetik kod üzerinden davranışsal müdahaleler.
Kişilik ve davranış mühendisliği: Toplumların yönlendirilebilir hale getirilmesi.
Uzmanlar, bu olasılıkların “komplo teorisi” diye küçümsenmemesi gerektiğini, çünkü genetik bilginin modern dünyada stratejik bir silah değerinde olduğunu vurguluyor.
Bütün bu verilerin toplanması, yalnızca sağlık amacı taşımadığı; “Tek Merkezli Dünya Yönetimi” hedefi doğrultusunda bir kontrol mekanizmasına dönüştüğü iddia ediliyor.
Dijital kimliklerle birlikte genetik kimliklerin de sisteme kaydedilmesi, insanların yalnızca vatandaşlık numaralarıyla değil, DNA kodlarıyla da izlenmesi anlamına geliyor. Bu da, “kimin güçlü, kimin zayıf, kimin yaşayacağı, kimin öleceği” gibi kararların insan eliyle verilmesi riskini doğuruyor.
Topuk kanı uygulamasının sağlık yönü öne çıkarılsa da, perde arkasındaki küresel riskler göz ardı edilemez. Uzmanlara göre bu durum, artık sadece bir sağlık meselesi değil; doğrudan bir Milli Güvenlik sorunu.
Genetik verilerin kontrolü, gelecekte göç politikalarından savaş stratejilerine kadar pek çok alanda belirleyici olabilir. Kısacası, bir toplumun en mahrem bilgisi olan “DNA haritası”, aynı zamanda o toplumun kaderini şekillendirecek bir araç haline gelebilir.
Konu yalnızca bilimin değil, inancın da sınırlarını zorluyor. Eleştiriler, bu uygulamaların “insanın iradesini elinden almak” anlamına geldiğini, hatta “Allah’a şirk koşmak” boyutuna varan bir tahakküm girişimi olduğunu öne sürüyor.
Müslümanlar açısından asıl soru şu:
Peygamber Efendimiz (SAV) bu çağda yaşasa, bebeklerin kan örneklerinin gayrimüslim kurumların eline geçtiğini bilse, ne derdi?
Topuk kanı, ilk bakışta masum bir sağlık uygulaması gibi görülüyor. Ancak dünya genelinde toplanan milyarlarca örnek, “küresel gen haritası”nın oluşturulduğu endişesini beraberinde getiriyor.
Eğer bu iddialar doğruysa, konu yalnızca bir tıbbi tarama değil; insanlığın geleceğini belirleyecek bir biyopolitik projenin parçası olabilir.
Bu nedenle sorulması gereken soru basittir:
Biz gerçekten sadece sağlık için mi kan veriyoruz, yoksa küresel derin aklın laboratuvarına malzeme mi sağlıyoruz?