SUÇ SİZDE DEĞİL, SİZİ SEÇENLERDE!

SUÇ SİZDE DEĞİL, SİZİ SEÇENLERDE!
Yayınlama: 06.04.2026
A+
A-

Sendikacı Veli Beysülen makalesinde,

Türkiye ekonomik anlamda dış riskleri en çabuk satın alan ülkedir. Yani Türkiye ekonomisi, dışarıda yaşanan savaş, şiddet, doğal afet gibi olaylardan en çabuk etkilenen ekonomilerden biridir. Maalesef Türkiye ekonomisi aynı şekilde, iç olayların ortaya çıkardığı veya çıkarması muhtemel risklere karşı da kırılgan bir yapıya sahiptir. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi ülkenin bu tür riskleri göğüsleyecek hazırlığının ve birikiminin olmaması. İkincisi ise ülkeyi yöneten iktidarın bunu fırsata dönüştürmek üzere satın alma niyetinde olması.

Doğrusu bu durum 23 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarında çok daha görünür hale geldi. Zira iktidar bu tür riskleri çok çabuk piyasaya yansıtıyor ve faturasını yurttaşlara, özellikle toplumun emeği ile yaşayan çoğunluğuna ödetiyor. O zaman burada riskleri kullanma fırsatından söz edilebilir. Zira iktidar, riskleri yurttaşlardan daha çok kaynak toplayarak küçük bir azınlığa aktarmak üzere fırsata çeviriyor. Dahası iktidar, ülkenin varlıklarını ve devletin elinde olan kamu tesis ve işletmelerini özelleştirme adı altında bir avuç sermayeye peşkeş çektiği için de devlet riskleri göğüsleyecek olanaklardan yoksundur. Bu nedenle riskleri çok ivedi satın alıyor ve topluma yansıtıyor. İktidar aynı zamanda sermayeyi hazineden teşviklerle destekliyor ve vergilerini bağışlıyor. Kuşku yok ki, 23 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın bu sınıfsal tercihleri, devletin risklere karşı hazırlıklı olmak için kullanacağı kaynaktan yoksunluğunun temel nedenleridir.

Türkiye ekonomisinin riskleri çabuk satın almasının son örneği, uzun süredir başladı başlayacak diye tüm dünyanın beklediği ve belki birçok devletin başlamasının yol açacağı riskleri bertaraf edecek tedbirleri aldığı, ABD-İsrail ittifakı ile İran arasında 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaştır. Zira ABD-İsrail ittifakının İran’a başlattıkları saldırı üzerine, İran önemli bir petrol havzası olan Hürmüz Boğazı’ndan petrol sevkiyatını kısıtladı ve ABD’nin bölge ülkelerinde bulunan üslerine yönelik misilleme saldırıları düzenledi. Elbette tüm bunlar dünya genelinde petrol fiyatlarını yukarı doğru tırmandırdı. Maalesef Türkiye ekonomisi, bir kez daha birçok ülkeden önce savaşın ortaya çıkardığı bu riski satın aldı ve ilk günden itibaren petrol ürünleri fiyatları hızla arttı. Nitekim 27 Şubat 2026 tarihinde 57-58 lira aralığında olan benzinin litresi bugün 62-63 lira aralığında, 60-61 lira aralığında olan motorinin litresi ise 77-78 lira aralığında. Hiç şüphesiz, başta gıda olmak üzere halkın temel tüketim ürünlerinin üretiminden piyasaya nakledilmesine kadar birçok faaliyetin yürütülmesinin temel aracı olan akaryakıt fiyatlarındaki bu hızlı tırmanış, ülkede temel tüketim ürünlerinin fiyatlarının beklenenin üstünde artmasına yol açmaktadır.

Elbette bu artışlar olağanüstü nedenlerle ortaya çıkmış artışlardır. Nitekim iktidar da bunu, bizim dışımızda gelişen olağanüstü bir durum diye açıklıyor ve yapacağı bir şey olmadığı yönünde savunma yapıyor. Bu durum, Türkiye gibi yönetenlerin sorgulanmadığı ülke için geçerli bir argüman gibi duruyor görünse de modern devlet anlayışının kabul edeceği durum değil. Zira modern devlet, bu tür riskleri hesaplayan ve yönettiği toplumu olası sonuçlarından korumak üzere tedbirler alıp, bunun için kullanacağı kaynağı ayıran devlettir. Ancak gerek önceki yıllarda yaşanan deprem, sel gibi doğa olayları gerekse bu savaş, Türkiye’nin böyle bir hazırlığının olmadığını ve yürütmenin risk ortaya çıkar çıkmaz faturasını topluma kestiğini gösteriyor.

Peki, bir devletin bu tür olağanüstü durumlara hazırlıklı olması gerekmez mi? Tabii ki gerekir. Ancak yukarıda belirttiğim gibi, 23 yıldır ülkeyi yöneten AKP ülkenin kaynaklarını özelleştirme, teşvik ve vergi aflarıyla bir avuç sermayeye aktardığı için devlet yurttaşlarını olası risklere karşı koruma refleksinden yoksun. Kaldı ki iktidar, bugüne kadar ki uygulamaları ile ortaya çıkan olağanüstü durumları, kaynak transferi için fırsata çeviren bir anlayışa sahip olduğunu kanıtlamış bir iktidardır.

Tüm bunlardan hareketle, iktidar sözcüleri savaşın yol açtığı global riskin, ekonomiyi olumsuz etkilediği propagandası ile ülkenin yıllardır yaşadığı ekonomik sıkıntı ile onun sonucu olan yüksek enflasyonun sorumluluğundan sıyrılmaya çalışıyorlar. Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, bir süre önce yaptığı açıklamada savaşın ekonomi için ciddi risk oluşturduğunu söyleyerek, başarısız ekonomi programının sorumluluğunu savaşa atmayı tercih etti. Elbette savaşın, dünyanın petrol ve doğalgaz ihtiyacının önemli bir kısmının karşılandığı Ortadoğu’da Hürmüz Boğazı’ndan geçişi etkileyecek şekilde sürmesinden dolayı global bir krize yol açma riski oldukça yüksek. Nitekim dünyanın sayılı ekonomistleri savaşın faturasının 1929 krizinin faturasından daha ağır olacağını yüksek sesle söylemeye başladılar. Bunlar gerçek olmakla birlikte, savaşın etkileri henüz tam ortaya çıkmamışken, Türkiye’de fiyatların hızla yükselmesi ve Mehmet Şimşek’in ekonomideki olumsuz gidişi alelacele savaşa bağlaması gerçekçi değil.
Mehmet Şimşek ne derse desin, gerçeğin öyle olmadığını herkes biliyor. Zira yıllardır bu ülke insanı bir yandan yüksek enflasyonla yaşamaya alıştırılmaya çalışılırken diğer yandan ise kemer sıkma ve sıkı para politikasıyla insanlar hızla yoksullaşıyor.

Evet, Türkiye uzun süredir enflasyonun yüksek seyrettiği dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Nitekim savaş başlamadan önce, ocak ve şubat aylarında TÜİK’in rakam oyunları ile düşük açıklamaya çalıştığı aylık TÜFE oranları da bunun kanıtıdır. Enflasyon düşmediği halde düşmüş gibi gösterilerek milyonlarca insan sefalete mahkûm ediliyor. Asıl ilginç olan ise; Hazine ve Maliye Bakanının sığındığı savaş bir ayı aşan süredir devam edip üretimin ve sevk zincirinin temel girdilerinden olan akaryakıt fiyatları artarken, Mart ayı enflasyonunun beklenenin altında açıklanmasıdır.

Sevgili TÜİK yöneticileri, ya siz bu ülkede yaşamıyorsunuz ya da biz! Zira biz çarşıda pazarda alışveriş yapan yurttaşlar olarak, günlük hayatımızda aldığımız hiçbir ürünü ertesi gün aynı fiyata alamadığımızı yaşayarak görüyoruz. Sevgili TÜİK yöneticileri, ocak ve şubat aylarında yüksek çıkan aylık TÜFE yanı başımızda savaşın sürdüğü mart ayında nasıl düştü açıklar mısınız? Siz bu ülke de yaşıyor musunuz? Yaşıyor iseniz nereden alışveriş yapıyorsunuz? Adresi verin tüm yurttaşlar oradan alışveriş yapsınlar. Öyle ya bu ülkede yaşayan her yurttaşın daha düşük fiyatlarla temel ihtiyaçlarına ulaşma hakkı var.

Evet, bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu ENAG’ın %4.10, İstanbul Ticaret Odasının %2,97 olarak açıkladığı Mart ayı TÜFE artışını, Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in 3 Nisan 2026 tarihinde %1,94 açıklaması, onun alışverişi farklı bir yerden ve düşük fiyatlarla yaptığını gösteriyor. O zaman devlet kurumu olan TÜİK’in yurttaşların ucuz alışveriş yapma hakkını gözetmesi ve ucuza alışveriş yaptığı, işletmeleri açıklayarak yurttaşların bu haklarını kullanmalarını sağlaması gerekiyor.

Hatırlayacaksınız ekim ayında SGK Başkanı Raci Kaya, “Eskiden 50-55 yaşlarında ölüyorduk. Bugün ortalama 78 yaşına kadar yaşıyoruz” diyerek, düşük emekli maaşını yaşam süresinin uzamasına bağlamıştı. Yani bir bürokrat olan Kaya, emeklilerin ölmesinin kurumu kurtaracağını söylüyordu. Kaya’nın bu açıklaması tepki çekmiş ve daha sonra SGK başkanlığından alınarak başka göreve atanmıştı. Elbette bu örnek ilk değildi, daha önce de bürokratlar yaptıkları açıklamalarla toplumun belli kesimlerini rencide etmişlerdi. Son olarak hafta içinde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) Başkan Yardımcısı O. Cevdet Akçay, “Asgari ücreti yüksek bir yere çekeyim en azından işçi kurtulsun demek dünyanın en kötü fikri. Geriye dönük endeksleme yaklaşımından vazgeçilmesi gerekiyor. Ücret artışları hedef enflasyona göre yapılmalı” diyerek, ekonomi politikasına yön veren zihniyetin emek düşmanlığını tam olarak gözler önüne serdi. Şimdi beyefendiye soralım, Sayın Akçay seni o göreve taşıyan AKP’nin 23 yıllık iktidarında bugüne kadar önceden belirlediği kaç hedefi tuttu açıklar mısın? Açıklayamazsın çünkü yok. O zaman tutmayacak hedefi nasıl ücret artışlarında baz alacaksın?

Evet bu ve benzeri açıklamalar, iktidarın bilimi ve liyakati değil yandaşlığı esas alan görevlendirmesinin sonucudur. Zira MB ve TÜİK gibi kurumların başına getirilenlerin icraat ve açıklamaları, bu görevlere hak ederek gelmediklerini, iktidarın istediği politikaları uygulayıp istediği verileri açıklamak üzere görevli geldiklerini gösteriyor. Sayın Akçay, dünyanın en kötü fikri sen ve senin gibi emek düşmanlarının o makamlarda oturmalarıdır. Ne yazık ki, bunda suç sizin değil, sizi o görevlere taşıyan iktidarı seçenlerindir!

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.