Zeki BAŞTÜRK
Bursa Vatan Medya Grubu – Köşe Yazarı
“Sözcükler, bir toplumun parmak izidir.”
Halime Yıldız, Kuzeydoğu Bulgaristan Türk Ağzı Derleme Sözlüğü adlı çalışmasının kapısını bu kısa ama sarsıcı tümceyle aralıyor. Bir özdeyiş kadar yalın, bir manifesto kadar güçlü bu cümle, okuru daha ilk anda uyarıyor: Elinizdeki kitap yalnızca bir sözlük değil; bir kimliğin, bir belleğin ve bir yaşam biçiminin kaydıdır.
Yıldız, önsözde derleme sürecini anlatırken bizi yalnızca akademik bir çalışmanın aşamalarına değil, aynı zamanda kendi çocukluğuna da götürüyor.
“Bu derlemeyi yaparken yüzlerce kez gittim çocukluğuma. Neredeyse her sözcükte annemin sesini duydum. Çalışma sürecinde yedi binin üzerinde sözcük benimle oyun oynadı, şakalaştı, hüzünlendirdi ve sonunda alfabetik olarak sayfadaki yerini aldı.”
Bu satırlar, “anadil” kavramının neden bu adla anıldığını yeniden düşündürüyor. Anadilin sıcaklığı, güveni ve içtenliği, burada soyut bir kavram olmaktan çıkar; annenin sesiyle, evin kokusuyla, çocukluğun saf hafızasıyla bütünleşir. Dil, yalnızca iletişim aracı değil, insanın ilk evidir.
Yedi binin üzerinde sözcüğün “oyun oynaması, şakalaşması, hüzünlendirmesi” ifadesi, çalışmanın salt bir derleme faaliyeti olmadığını açıkça ortaya koyar. Bu sözlük, yaşayan sözcüklerin; anılarla, coğrafyayla ve toplumsal deneyimle kurduğu ilişkinin ürünüdür. Alfabetik sıraya dizilen her sözcük, aslında bir hayatın, bir bölgenin ve bir tarihsel sürecin sessiz tanığıdır.
Halime Yıldız’ın sözcüklerin yolculuğuna dair yaptığı vurgu, eseri dilbilimsel açıdan daha da değerli kılar:
“Sözcüklerin yolculukları gerçekten heyecan verici. İnanılmaz geniş coğrafyalarda dolaşabiliyor ve varlıklarını farklı bölgelerde, farklı biçimlerde sürdürebiliyor. Tıpkı insanlar gibi doğuyor, büyüyor ve zaman içinde ölüyorlar.”
Sözcüklerin insanlara benzetilmesi, dilin canlı bir organizma olduğu gerçeğini yalın ama çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Göçler, kültürel temaslar ve tarihsel kırılmalar; tıpkı insanlar gibi sözcüklerin de kaderini belirler. Diller, birbirlerinden “kız alıp kız verir gibi” sözcük alır; böylece kültürler arası etkileşim, dilin dokusunda somutlaşır.
Önsözün “İnsanın evi diliymiş. Kaplumbağa gibi evimiz sırtımızda, yaşıyoruz.” tümcesiyle son bulması ise kitabın ruhunu özetler niteliktedir. İnsan, doğduğu topraklardan uzaklaşsa da dilini yanında taşır. Sürgünde de, göçte de, yabancı coğrafyalarda da insanın evi dilidir. Bu sözlük, Kuzeydoğu Bulgaristan Türklerinin sırtında taşıdığı o görünmez evi kayıt altına almaktadır.
Sonuç olarak Kuzeydoğu Bulgaristan Türk Ağzı Derleme Sözlüğü, yalnızca akademik çevreler için hazırlanmış bir başvuru kaynağı değildir. Bu eser; dile, köklere ve geçmişe sahip çıkmanın somut bir örneğidir. Halime Yıldız, yıllara yayılan emeğini, bilgisini ve deneyimini güçlü bir sorumluluk bilinciyle geleceğe taşımıştır. Bu sözlük, bir ağız çalışmasının ötesinde; kaybolmaya yüz tutan bir kültürün belleği, sözcüklerle yazılmış bir vefa metnidir.
İşte bu nedenle bu kitap yalnızca okunmaz; duyumsanır, yaşanır.
Çünkü her sözcükte bir ses, her seste bir yaşam saklıdır.
Öğretmen, yazar ve şair Halime Yıldız’ı, bu özgün ve emek ürünü çalışması nedeniyle yürekten kutluyorum.
Zeki BAŞTÜRK
