Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 10 Aralık 2025 tarihinde sunulan “Toplumsal Bağışıklığı ve Çocuk Sağlığını Koruma Kanun Teklifi”, daha ilk gününden itibaren sert tartışmaları beraberinde getirdi. Yeni Yol Partisi tarafından verilen ve özellikle zorunlu aşı uygulamalarını gündeme taşıdığı belirtilen teklif, kamuoyunda “bireysel hak ve özgürlükler” ekseninde ciddi bir gerilim başlattı.
Dünya gündeminde Epstein skandalı, pandemi dönemine ilişkin tartışmalar, Dünya Sağlık Örgütü’ne yönelik eleştiriler ve küresel sağlık politikaları üzerine süren iddialar konuşulurken; böylesi bir düzenlemenin Meclis’e taşınması, birçok kesim tarafından “zamanlama açısından manidar” bulundu.
En sert tepkilerden biri ise Bursa Barosu’na kayıtlı Avukat Cüneyt Bülent Şeker’den geldi.
Şeker, yasa teklifinin hem içeriğinin hem de sunulduğu tarihin kendisini ciddi şekilde rahatsız ettiğini belirterek çok net konuştu:
“Yasa teklifini gördüğüm zaman hem tarihi dikkatimi çekti hem de yakın tarihli bir zaman olması beni düşündürdü. Diğer parti üyelerinin imzası beni bu kadar rahatsız etmedi ancak Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın da orada imzasının bulunması beni çok rahatsız etti.”
Şeker’in açıklamaları yalnızca siyasi bir eleştiri değil; doğrudan temsil sorumluluğuna yönelik ağır bir sorgulama niteliği taşıdı.
Teklifte imzası bulunan bazı parti mensuplarıyla görüştüğünü belirten Şeker, kendisine iletilen “yoğundular, okumadan imza atmış olabilirler” savunmasını ise daha da vahim bulduğunu ifade etti:
“Bir milletvekili ya da bir genel başkan, ülkenin geleceğini ilgilendiren böylesine kritik bir metne okumadan imza atıyorsa bu başlı başına felakettir.”
Bu sözler, Meclis’teki yasama ciddiyeti ve sorumluluk bilinci tartışmalarını da beraberinde getirdi. Şeker, böyle bir ihtimale inanmak istemediğini özellikle vurgularken, asıl meselenin bilinçli bir tercih olabileceğine işaret etti.
“Ben böyle bir şeye ihtimal vermiyorum. Başlığına bile bakmadan imza atıldığına inanmıyorum. Mahmut Arıkan’ın hangi safta olduğu böylece ortaya çıkmış oluyor.”
Bu ifadeler, tartışmayı yalnızca sağlık politikası düzeyinden çıkarıp doğrudan siyasi pozisyon alma meselesine taşıdı.
Şeker’in temel itiraz noktası, zorunlu sağlık uygulamalarının bireysel hak ve özgürlüklerle çatışabileceği görüşü oldu. Hukuk devleti vurgusu yapan Şeker, beden dokunulmazlığının anayasal güvence altında olduğunu hatırlatarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Devletin görevi sağlık hizmetini sunmaktır, zorlamak değil. Sağlıkta bilgilendirme olur, teşvik olur ama dayatma olmaz.”
Zorunlu aşı uygulamasının anayasal haklar, hasta hakları ve uluslararası sözleşmeler çerçevesinde ciddi biçimde tartışılması gerektiğini belirten Şeker, bu teklifin toplumsal kutuplaşmayı artırabileceği uyarısında bulundu.
Avukat Şeker, Meclis’e bir teklif sunulmuş olmasının sürecin tamamlandığı anlamına gelmediğini de özellikle vurguladı:
“Bu teklif verilmiş olabilir. Bu, ‘olan oldu’ demek değildir. Toplumun, hukukçuların, sivil toplumun eleştiri ve tepki göstermesi en doğal haktır.”
Şeker’e göre mesele yalnızca bir sağlık düzenlemesi değil; devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin sınandığı kritik bir eşik.
Söz konusu kanun teklifinin içeriğine ilişkin detaylar kamuoyunda daha geniş şekilde tartışılmaya başlanırken; özellikle “zorunluluk” vurgusu, bireysel özgürlükler ve kamu sağlığı dengesi açısından yeni bir hukuk ve siyaset polemiğini tetiklemiş durumda.
Teklifin komisyondaki görüşme süreci ve siyasi partilerin net pozisyonları önümüzdeki günlerde daha da belirginleşecek.
Ancak şimdiden görünen o ki; bu tartışma yalnızca bir yasa teklifinin ötesinde, Türkiye’de sağlık politikalarının sınırlarını ve özgürlük anlayışını yeniden masaya yatıracak kadar sert ve derin bir zemine oturmuş durumda.
Ve Avukat Cüneyt Bülent Şeker’in sözleri, bu gerilimin en net ifadesi olarak kayda geçti:
“Sağlıkta zorunluluk olmaz.”