“Heybemdeki Yazı”

“Heybemdeki Yazı”
Yayınlama: 03.01.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Grubu Köşe Yazarı Ahmet Koçak

Uzun bir yolculuğun ardından vardım köyüme. Sessizlik içinde yalnızım. Ne bir sohbet var ne de uğraşacak bir iş. Televizyonun karşısında geçen saatler, bel fıtığım nedeniyle bedenime yük olmadan geçen tek zaman. Ama ruhum, o da bir iş ister; üretmek ister.

Yazmaktan başka bir çare kalmadı bana.
Bir yazar, “Yazmasam yaşayamazdım,” demiş. Ben yaşardım belki, ama çok çabuk usanırdım.

Köyde gurbettekiler beklenir. “Ne getirdi?” diye bakılır yüzüne.
Benim elimde ne hediye var, ne yük. Ama kalemim var, kelimelerim var.
Yılların birikimini, duyduklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi heybeme koydum.

İşte bu yazı, o heybeden çıkan bir yol anısı.
Dilerim ki siz okurlar da içinde kendinizden bir parça bulursunuz.

ARKADAŞIM KANGAL
Uzun bir yolculuk sonunda köye geldim. Yalnızım, televizyon izlemekten başka yapacak bir iş yok. Bel fıtığı olmam nedeniyle evde beden gücüyle yapılacak işlerden uzağım. Zaman geçirmek için yazmaktan baka bir şey gelmiyor aklıma. Bir yazar; “Yazmasam yaşayamazdım,” der. Ben de yazmasam yaşardım ama çok usanırdım. Gurbetten gelenlerin eline bakarlar “ne getirmiş” diye. Ben de elim boş gitmeyeyim; yaşadıklarımı, duygu ve düşüncelerimi, anılarımı anlattığım bir yazı götüreyim dedim. Heybemde getirdiğim bu yazımı umarım beğenirsiniz.
Müzmin hale gelmiş bel fıtığımı dinlendirmek için uzandım. Köyü dinledim; köyden hiç ses, seda gelmiyordu. Köpekler havlardı, çocuk sesleri duyulurdu. Onlar da susmuşlar. Sonraki günlerde karşı mahalleden bir köpek sesi duydum. Evlerin yarısı uçmuş, uçmaya aday evler sırasını bekler haldeydi. Köyüm uzun yıllar elli hanesini hep korudu. Köyden şehre göçten nasibini almış köy, otuz haneye düşmüş. İğde ağaçları kendilerini diken sahipleri gibi devrilip toprağa düşmüşler. Kimisi çoktan kurumuş, kimisi yüzükoyun yere uzandığı halde toprakta kalan birkaç kökün beslemesiyle hala yeşilliğini koruyor; “ölmedim –dimdik olmasa da- hala ayaktayım, yaşıyorum” diyordu. Canlı kalan birkaç iğde ağacı da devrilenlere göre göre genç olanlardı.
Biraz yazdıktan sonra uyudum. Sabah imam sonuna kadar açılmış hoparlörden çanak şeklindeki köyün tam ortasından “Allah-ü ek…” der demez sıçrayarak uyandım. Kahvaltı hazırladım. Tüm köyün sığdığı pencerenin önündeki masada kahvaltımı yaparken dedemlerin bahçesinden bir tilki çıktı, ahırların oradan mezarlara doğru yoluna devam etti. Şaşkın bir şekilde ürkütmeden izledim tilkiyi. Köy o kadar ıssızlaşmış ki içinde tilkiler gezer olmuş.
Çoğunlukla lokantadan yiyorum. Sanki iki kişilik yemek parası ödüyorum. Bir tabak kendime, diğer tabak da tanımadığım birine. Akşam için kıymalı pide yaptırıp köye döndüm. Yerken, “varsın öteki arkadaş bir öğün aç kalsın,” diye düşündüm. Buzdolabı olmadığından iki öğünde yiyip bitirmeliyim. Biri kaldı. Onu penceremden görülen bir taşın üzerine koydum. Belgesellerdeki gizli kamera çekimi gibi; ışığı kapattım, perdeyi açıp izlemeye başladım. Belgeselciler kameraları ile deniz aşırı gidip, günlerce, aylarca bekleyip çekim yapıyorlar. Penceremden; tilkiler, köpekler, kediler, kazlar, saksağanlar, kargalar, sığırcıklar, hindiler, serçeler izleyebiliyorum. (Aslan, fil izleyecek değildim elbet. Bedava izlem ancak bu kadar olur.) Birazdan o tilki tedirgin şekilde gelip yemeye başladı. Öyle kibar yiyor ki, sormayın. Her lokmada ağzını, sivri dudaklarını –her lokmada peçeteyle ağzını silen İstanbul beyefendileri gibi- diliyle temizliyor. Et canlıların en sevdiği yiyecektir. Kokusunu kilometrelerce uzaktan alabilirler. Tilki küçük, sivri çenesi ile kem cuk kem cuk yerken birden kaçtı. Nedenini biraz sonra anladım. İri bir kangaldan kaçmış. Kangal kalan kıymalıyı bir lokmada mideye indirdi. Doymamıştı. Yalanarak sağa sola bakınırken dışarı çıkıp elimdeki ekmeği göstererek: “geh kuçu kuçu “dedim. Ekmeği gören o heybetli Kangal başladı kuyruğunu sallamaya. Öyle bir sallıyor ki tüm gövdesi kuyruğuna eşlik ediyor. Bir parça koparıp attım. Gittikçe yakına atarak yaklaştırdım. Sonunda havaya atıp havada kaptırdım. Ekmek parçasını havadayken yakalayıp, “şlap” diye ağzını kapatıp yutuyordu. Bu hareketleri asil bir hayvana hiç yakıştıramadım. Bilirim; açlık asalet masalet bırakmaz. Ekmek bitti. Sabah kahvaltıda yemeyi düşündüğüm son ekmekti. Çayı koyunca gider ilçeden alırım nasıl olsa.
Kangal, beni nasıl seviyor, nasıl ilgi gösteriyor. Karnını doydurup, işi bittikten sonra sıvışıp giden insanlara benzemiyor. Gelen, geçen, hiçbir tehdit olmamasına rağmen sağa sola havlıyor; “burada karnımı doyuran biri var ve ben artık onu himayeme aldım. Sakın yaklaşmayın, yakarım!” diyor. İki metre uzağıma ön ayaklarını uzatıp yattı. Gözleri etrafı tarıyor…
İlçeye gidip akşama kadar işlerimle ilgilendim. Eve dönerken iki tavuk döner iki ayran aldım. Biri bana biri arkadaşım kangala. Lokantadaki görünmez arkadaşı mağdur etmenin mahcupluğu vardı yine üzerimde. Dürümün birini ben, diğerini kangal yedi. Görünen arkadaşla yemenin tadına doyum olmuyor.
Ertesi gün yola çıkacağım için erken yatmaya karar verdim. Gerek yola çıkmanın verdiği tedirginlik, gerekse erken uyumanın verdiği durumdan dolayı saat üçte uyandım. Dışarı çıktım ki, gökyüzü yıldızlarla bezeli. Yastığımı aldım harmanda geldiğimden beri serili kilimime doğru yola çıktım. Kilimin üzerinde bir karaltı gözüküyordu. Biraz yaklaşınca benim muhafız kangalın uyuduğunu gördüm. Sessizce yanına gitmek tehlikeli olur diye ayaklarımı yere vurdum. Uyanıp başını kaldırdı, “Sen miydin?” der gibi bakıp geri kafasını kilime koydu. Kilimin yarısına yatmış, diğer yarısını bana bırakmış. Yavaşça yanına uzandım. Hiç tepki vermedi. Vücudumun yarısı dışarıda kalınca; “Bu nedir? Kilim benim; bana da el kadar yer bırakmış Dağdan gelip bağdakini kovmak denir senin bu yaptığına,” kıskançlığı ile köpeği kalçamla ittim. Kızdı, başını kaldırmadan sinirli sinirli hırladı. Bir daha ittim, hırlayarak başını kaldırdı, kanlanmış gözleri; “gündüz hava sıcaktı. Akşama kadar dilim dışarıda, selim sümüğüm aka aka uyuyamadım. Rahat bırak da şu serinlikte biraz uyuyayım herif.” der gibi baktı. Tehlike altında olduğumu hissettim.
Bu böyle olmayacaktı. Kilimi almalıydım. Ayağa kalktım. Kilimi iki ucundan tutup hızla çekmeyi, eğer saldırırsa kafasına kilimi atıp kaçmayı düşündüm. Kilimi hızla altından çekince yuvarlandı dört ayağının üzerine kalktı. Uyku sersemliğiyle hiçbir şey yapmadan, bir süre bekledi. Sitemkâr bakışlarla: “Kilimini mi yedik? Ne olurdu azıcık yatsaydık? Bir daha da senin yanına, yörene gelirsem şerefsizim!” bakışı atarak, kuyruğu yere paralel halde uzaklaştı.
Artık kilim sahibinin eline geçmiş, zafer kazanılmıştı. Yıldızları izlerken uyumuş kalmışım. Gözüme vuran gün ışığıyla uyanıp yola çıktım.
ahmet.kocak16@hotmail.com.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.