Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
“Eller Ay’a, biz yaya…
Eller Mersin’e, biz tersine…”
Bu söz, yalnızca bir serzeniş değil; aynı zamanda bir dönemin ruhunu anlatan güçlü bir özettir. Dünya hızla ilerlerken, bilimde, sanatta, teknolojide yeni ufuklara yelken açarken bizim yerimizde saymamız hatta geriye doğru yürümemiz, insanın içini burkan bir tablo ortaya çıkarıyor.
Bugün dünyada ülkeler çocuklarına düşünmeyi, sorgulamayı ve üretmeyi öğretmenin yollarını arıyor. Eğitim sistemleri, yaratıcılığı geliştiren programlarla yenileniyor. Okullarda bilim laboratuvarları kuruluyor, sanat atölyeleri açılıyor, öğrencilerin eleştirel düşünme becerileri güçlendirilmeye çalışılıyor. Çünkü çağımızda kalkınmanın yolu yalnızca bilgiye ulaşmaktan değil, o bilgiyi yorumlayabilen, sorgulayabilen ve yeni düşünceler üretebilen bireyler yetiştirmekten geçiyor.
Oysa bizde tam tersine bir gidiş dikkat çekiyor. Okullarda düşünceyi besleyen dersler birer birer geri plana itiliyor. Felsefe, mantık, sosyoloji gibi insanın zihnini açan alanlar programlarda giderek daraltılıyor. Sanat eğitimi ise çoğu zaman gereksiz bir süs gibi görülüyor. Oysa resim, müzik, tiyatro ve beden eğitimi, bir toplumun ruhunu geliştiren, bireyin kendini ifade etmesini sağlayan en önemli alanlardır. Sanatın olmadığı bir eğitim, yalnızca bilgi yüklenen ama ruhu beslenmeyen bir insan modeli yaratır.
Bir zamanlar okulların bahçelerinde öğrenciler toprakla buluşurdu. Küçük uygulama bahçelerinde ekip biçer, emeğin değerini öğrenirlerdi. Eğitim yalnızca kitap sayfalarından ibaret değildi; yalamın kendisiyle iç içeydi. Okul bahçelerinde Atatürk büstleri, girişlerde Atatürk köşeleri vardı. Ulusal bayramlar coşkuyla kutlanırdı. Çocuklar 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 29 Ekim’i yalnızca bir tatil günü olarak değil, bir ulusun belkeği olarak öğrenirdi. Çünkü eğitim aynı zamanda toplumsal belleğin aktarılmasıdır.
Bugün ise bu değerlerin giderek silikleştiğini görmek kaygı verici. Özel ve anlamlı günlerin okul yaşamındaki yerinin daraltılması, öğrencilerin tarihsel bilinçten uzaklaşmasına yol açıyor. Oysa bir toplum geçmişiyle bağını kopardığında, geleceğe sağlam adımlarla yürüyemez.
Bütün bunların üzerine bir de eğitimin temel sorunları tartışılırken yapılan yüzeysel açıklamalar eklenince, insan ister istemez şu soruyu soruyor: Sorunun kendisini gerçekten anlayabiliyor muyuz? Eğitimin sorunu yalnızca binalar, araçlar ya da teknik ayrıntılar değildir. Eğitimin asıl sorunu nasıl bir insan yetiştirmek istediğimizdir.
Bilimi küçümseyen, sanatı gereksiz gören, düşünmeyi tehlikeli sayan bir anlayışla ilerlemek olası değildir. Çünkü çağımızın dünyasında güçlü olan toplumlar, aklın ve bilimin ışığını rehber edinen toplumlardır.
Bu yüzden bugün yapılması gereken şey geçmişe özlemle bakmak değil; geçmişin doğru yanlarından ders çıkararak yeniden ileriye yönelmektir. Eğitimi düşüncenin, bilimin ve sanatın özgürce geliştiği bir alan haline getirmek zorundayız. Aksi halde dünya uzaya yolculuk yaparken bizim yerimizde saymamız kaçınılmaz olur.
Yoksa o eski söz yeniden kulaklarımızda yankılanmaya devam eder:
“Eller Ay’a, biz yaya…
Eller Mersin’e, biz tersine.”