Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde;
Yine böyle bir ramazan ayında Ankara’ya giden bir otobüse bindim. Yanımda oturan abi çok konuşmak isteyen biriydi. Kulaklıkla cep telefonumdan bir şeyler izlerken koluma nazikçe dokundu. Kulaklığımı çıkarıp ona doğru baktım.
“Yiğit, sana Ramazanla ilgili gülmeceler anlatsam dinler misin?” İstemesem de yiğit diye överek söze başlaması beni etkiledi
“Çok mutlu olurum.” dedim. Boğazını temizleyip başladı:
“Osmanlı zamanında Bektaşi’nin birini şimdiki gibi Ramazanın Ağustosun sıcağına rastladığı bir yıl oruç yerken yakalamışlar. Zabitler onu yaka paça kadının huzuruna götürürlerken bir yandan da dövüyorlarmış. Kadı zindana atılmasını söylemiş. Bektaşi morali sıfır zindanın penceresinden sokağı izlerken birinin suyunu akıta akıta karpuz yediğini görmüş. Zindanın küçük penceresinden başını çıkarmış;
“Aman hemşerim ne yapıyorsun? Bak ben de oruç yerken yakalandım. Kendimi zindanda buldum. Yapma!” demiş. Bunu duyan adam:
“Merak etme ben gayri Müslim’im. Bana bir şey olmaz.” deyince Bektaşi:
“Hemşerim yat kalk da gayrimüslim olduğuna dua et. Yoksa benim gibi soluğu zindanda alırdın.” Demiş. İşte yiğit, Laiklik olmasaydı Bektaşi gibi oruç yiyenleri polis yakalar içeri atardı. Yatıp kalkıp Büyük Atatürk’e teşekkür edelim.”
Hafif gülmeme alındı. Bir süre sustu. İkincisi diline gelmiş olmalı ki yine koluma dokundu;
“Yine Bektaşi’nin biri Ramazan’da çekirdekli kuru erik yiyerek sokakta giderken, avurdunun şişliğini gören zabit onu yakalamış;
“Hu erenler Ağzında ne var? Avurdun neden şiş? Yoksa sen oruç mu yiyorsun?” diye sormuş. Bektaşi de;
“Ağzımda kuru erik var. İftara kadar onu yumuşatıyorum.” diye yanıtlamış. Bu gülmecesine gülmem hoşuna gitti. Otobüsün televizyonundan bir süre haberleri dinledi. Fırsattan yaralanıp kulaklığımı taktım. Beğendiğim bir kanaldan haberleri izlemeye başladım. Otobüsün televizyonunda reklamlar başlayınca cep telefonumdaki TV’yi seçerek izlediğimi görüp yine koluma dokundu:
“Sen neden haberleri TV den izlemiyorsun yiğit?” dedi. Bana yiğit demesi ilkten hoşuma gitse de ikincisinde kuşkuyla yaklaştım. Boyum bir altmış; böyle birine yiğit denir mi? Yine de ona doğru bakıp;
“Abi siz televizyon veriyor diye ilginizi çekmeyen haberleri bile izliyorsunuz, Oysa ben seçiciyim. İşime geleni ya da ilgimi çekeni izler geçerim. Yani gereksiz bilgiyi hafızama doldurmam.”
Abi derin derin düşündü, başını öne eğdi. Anladım ki daha anlatacakları var. Bana döndü;
“Yiğit, 1970’li yıllarda” diye başladı ve devam etti:
“ DEMİRBANK İYİ GÜNLER DİLER” diye radyoda sürekli yinelenen bu reklam vardı. Onu anımsadım şimdi… Bize dünyanın dört bir tarafını taşıyan radyo kibirli değildi, seviyesiz de değildi; fazla denetimli, fazla kurallıydı. Yaşantımız da öyleydi. Senin gibi seçemezdik. Dinlemeye başka kanallar bulamazdık. Yayın sabah altıda başlar, yedi olduğunda önce gong vurur, ardından anons spikeri tarihi söylerdi. “Bugün 3 Kasım Pazar. Demirbank iyi günler diler. Demirbank. Demirbank…” 70’li yıllarda bu coğrafyada yaşayan ve radyo dinleyen hemen herkesin hafızasına bu cümle kazındı. Şimdi nereden getirdin aklıma?
İyi günler diledikten sonra sabah yedi haberleri başlardı:
“Burası Türkiye radyoları. Haberleri veriyoruz. Önce özetler…”
Sonra televizyon çıktı. O da herkeste yoktu. Sade ilçenin kahvehanesinde vardı. O yıllarda “ajans haberleri” deyimi kullanılırdı. O yıllardan kalan yaşlılar haberlere hâlâ ajans diyorlar.
Birçok evde büyükbabalar cep saatine bakar:
“Radyoyu açın, ajansı kaçırmayalım,” derdi.
Televizyon, sabah yedide, öğlen birde, akşam sekizde ve gece on birde ana haber bültenini sunardı. Şimdiki gibi saat başı haber verilmezdi. Sunucu tane tane ve doğru Türkçeyle “Önce özetler” tümcesinden sonra günün haberlerini birer tümce ile verir ardından “şimdi haberler” tümcesi ile ayrıntılara geçilirdi. Haberlerde başbakanların, bakanların, önemli kişilerin sözleri kendi seslerinden verilir, yarım saate yakın haber sunulurdu. Ayrıntılı haber bittikten sonra, yine özetler birer cümle ile yinelenirdi.
Haberlerin bitmesi eğlenceli bir programa geçileceği anlamına gelmezdi. Sıra hava ve yol durumuna gelirdi. Havanın hangi bölgelerimizde parçalı bulutlu, açık ve güneşli olacağını duyar, denizin de genellikle “mutedil dalgalı” olduğunu öğrenirdik.
“Ankara/ Kızılcahamam karayolunun 15. kilometresi yol çalışmaları nedeniyle trafiğe kapalı olup; geçiş tek şeritli olarak verilmektedir. İşaret ve işaretçilere uyulması…” Yollar, heyelan, kar yağışı; bakım ve asfalt çalışmaları yüzünden kapalı olur ve geçiş genellikle tek şeritli olarak verilirdi. Gece on bir haberlerinden sonra spiker “Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi’nden bildirilmiştir,” der; rüzgâr, deniz, dalga durumu konusunda vatandaşlar aydınlatılırdı. Sunucular düzgün Türkçe konuşurdu. Bu sadece mesleki bir zorunluluk değildi; konuştukları dili severler, önemserler, doğru söyleyişle topluma öncülük ettiklerini bilirlerdi. Vatandaşlar ekrandan söylenenleri anlamasa da dinlerdi. Türkçe’nin doğru konuşulması televizyon izleyen yeni kuşakların bilinçaltına yerleşirdi.
Radyoda uzun yıllar boyunca sabahları on civarında Arkası Yarın, ardından da Okul radyosu başlardı…”
O konuştu ben dinledim. Konuşması sona erdiğinde yolculuğun sonuna yaklaştık. Onun gibi görmüş geçirmiş kültürlü biriyle yolculuk yaptığım için kendimi şanslı hissettim.
Koltuk hizamıza gelen muavin abinin böğrünü domuz dürter gibi dürtünce o kibar abi istemsizce muavine;
“Ananı!” dedi. O zamana kadar anlattıklarına fazla gülmemiştim. Son söylediği söz beni kahkahalarla güldürdü. O kibar, kültürlü adamın ağzından muavinin bir hareketiyle istemsizce kaba bir söz çıkmıştı. Onun sözüne aldırış etmeyen muavin:
“Mezarlıkta mı inecektin?” diye sordu. Abi, evet demesi bitmeden orta kapıda buldu kendini. O kadar söyleştik insan bir iyi gün dileğinde bulunur değil mi?
Ahmet KOÇAK
