Bu Şubat, Başka Şubat…

Bu Şubat, Başka Şubat…
Yayınlama: 23.02.2026
A+
A-

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;

Çünkü bu Şubat; tankların gölgesinden özgürlüklerin tartışıldığı bugüne uzanan zalimlerin pervasızlıkları ile çirkinleşen ve çirkinleştiği kadar da dramatikleşen tarihi bir yolculuk…

Siyasi tarihimize kara bir leke olarak geçen, postmodern darbe diye isimlendirilen ve milyonlarca mütedeyyin, muhafazakâr masumun dini inancı, düşünceleri ve hayat tarzları üzerinden “balans ayarı” yapmak için yürütülen tanklarla toplumun ruhu paramparça edildi.

Bu Şubat, tank paletlerinin izinden değil; hafızanın ışığından doğuyor…

Demokrasinin, insan haklarının ve inanç hürriyetinin askıya alındığı faşist 28 Şubat’ın üzerinden tamı tamına 29 yıl geçti.

O gün doğanlar bugün Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder” şiirini okumalarına ramak kalmış…

Neredeyse bir ömür, çeyrek asırdan uzun bir süre…

Aradan uzunca bir süre geçmiş zamanın kiri pası hafızanın camında birikmiş olsa da o günleri hele hele yaşatılanları unutmak mümkün değil; çünkü o günlerin acısı hâlâ kanayan bir yara gibi içimizde, toplumsal bir travma olarak zihinlerimizde…

Zamanın tozu silindikçe, geçmişin acısı bugünün ironisine dönüşüyor; her Şubat bir başka Şubat oluyor…

Laiklik ve çağdaşlık naraları, intikam tamtamlarıyla insanların başörtülerinden tutulup okullardan, hastanelerden kapı dışına sürüklendiği; inancı nedeniyle görevlerinden alınıp, hapishanelere konulduğu, mürteci diye damgalandığı insanlık dışı, acı ve dramatik sahnelerin yaşandığı o yılların üzerinden uzun zaman geçti. Ancak acılar ve hatıralar hâlâ taptaze, hâlâ yakıcı…

Hastanede yatan hastanın başörtüsü var diye sedyesi tekmeleniyor, “tedavi edilmesi gerekmez” denilerek yaka paça dışarı atılıyordu.

Bir insanın hayatı başörtüsüne indirgenmişti. Başörtüsü silahtan, başörtü takan, sakal bırakan ise dağdaki eli silahlı teröristten daha tehlikeli görülüyordu…

Türkiye’nin birincil tehlikesi terör değil irticadır diye mütedeyyin insanların başına çorap örülüyor. Dağda Mehmetçiğe silah sıkan terörist masumlaştırılır iken başörtülü ve sakallı vatandaşlar birincil tehlike olarak görülüyordu…

Bugün toplum arsında kabul görmüş, deyimleşmiş “Laiklik, çağdaşlık irtica bahane, soygun şahane” ile yaşanan hengâme arasında bankaların içleri boşaltılıyor, kamunun kaynakları tarumar ediliyordu.

“Ya başını açacaksın ya bu okula giremeyeceksin” diye diretiliyor, ikna odaları kuruluyor; başlarını açmayanlar evlerine gönderilirken de vicdanları kaldırmadığı için “Siz Hz. Rabia biz Ebu Cehil miyiz…?” sözleri ile kendilerini zımnen tanımlıyor ve içlerindeki huzursuzlukları dışarı vuruyorlardı…

Ebu Cehil, Ebu Lehep, ve Vahşi… İslam tarihinde zulüm ve zalimlikleri ile günümüzde de teşbih ile hatırlanmaları aslında tesadüf değildi… Kendilerini Ebu Cehil ile eşleştirmeleri zalimliği ve zülümatın derecesini göstermesi bakımından adeta birer gösterge gibiydi …

Bu baskılara toplum karşı çıkıyor, direniyordu ama onlar yapacaklarından geri durmuyordu. Birçoğu mütedeyyin- muhafazakâr insan onursuz bir yaşamı onurlu bir duruşa tercih ettikleri için kimisi okullarından kimisi de görevlerinden ayrıldılar. Bazıları da peruk takarak okullarına devam etmek zorunda kalmışlardı. Onur, kimlik ve inanç, bir perukla sınanıyordu.

O günleri ve yaşananları, yaşatanları, yaşatılanları ispiyoncuları, kendi istikbali için günahsız insanları acımasızca harcayanları tabi ki unutmak mümkün değil…

İntikam için değil, sadece yapılanların bir daha tekrarlanmaması, demokrasinin, özgürlüklerin ve ülkenin bir daha o kâbus dolu günlerine dönmemesi ve birileri “laiklik, çağdaşlık” edebiyatı ile soygunlarını meşrulaştırmaması için unutmadık, unutturmadık, unutturmayacağız.

Özgürlük, tankların gölgesinde değil; milletin vicdanında filizleniyor…

Birde içimde ukde kalmaması için o günler de kudretli olup bugün emeklilikte günlerini geçirenlere, basın camiasındaki darbeli kalem sahiplerine, yar yardakçı ve yardımcılarına: Rahat mısınız…? Milyonlarca insanın günahına girdiniz huzurlu musunuz? Bir aferin alabilmek için ispiyon taşıyanlar siz ne alemdesiniz…? Diye haykırmak istiyorum.

Biliyorum hiç rahat değilsiniz… Yüz yüze geldiğimizde bu soruları sorduğumda yüzünüzün aldığı şekil her şeyi anlatmaya yetiyor çünkü… Rahat değilsiniz ve o gün yaptıklarınızı kendinize dahi anlatamadığınız için de içten içe huzursuzsunuz…

Türkiye’nin yakın tarihine damga vuran 28 Şubat sürecini anlamak için, o günlerden bugüne uzanan kronolojiyi kısa başlıklarla da olsa hatırlamakta fayda var.

Çünkü 28 Şubat sadece bir tarih değil; toplumsal hafızada derin izler bırakan bir dönüm noktasıdır.

  • 1996: Koalisyon ve Gerginlik – Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu koalisyon hükümeti, laiklik tartışmalarını ve “irtica” söylemlerini gündemin merkezine taşıdı.
  • 28 Şubat 1997: MGK Kararları – Millî Güvenlik Kurulu toplantısında “irtica” tehdidi sert bir dille tanımlandı. Bu kararlar hükümete dayatıldı ve süreç “postmodern darbe” olarak anıldı.
  • Şubat–Mart 1997: Tankların Gölgesi – Sincan’da yürüyen tanklar, bir tatbikat değil; siyasete verilmiş bir gözdağıydı. Medya kampanyalarıyla hükümetin meşruiyeti sorgulandı.
  • 1997: Düzmece Senaryolar – Müslüm Gündüz–Fadime Şahin–Ali Kalkancı–Emire üzerinden kurgulanan senaryolar, medyanın manşetlerinde günlerce yer aldı. Toplumun algısı bir tiyatro sahnesinde oynanan oyuna dönüştürüldü.
  • Haziran 1997: İstifa ve Kapatma – Başbakan Necmettin Erbakan istifa etti. Refah Partisi’nin kapatılma süreci başladı.
  • 1998–2000: Yasakların Sertleştiği Yıllar – Refah Partisi kapatıldı, Fazilet Partisi kuruldu. Başörtüsü yasağı ve katsayı uygulamasıyla eğitim ve kamusal alanlarda yeni yasaklar devreye girdi.

Bugün, 29 yıl sonra Türkiye hâlâ özgürlükler üzerinden tartışıyor. Geçmişte başörtüsü yasağıyla kamusal alanın sınırları çizilirken, bugün bir belediye başkanının yöresel kıyafetleri üzerinden aynı tartışmalar sürüyor.

Eskişehir-Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş, yöresel kıyafetleriyle makamında otururken çekilen fotoğrafıyla gündeme geldi. Bu kare üzerinden yapılan eleştirileri, aslında kültürel çeşitliliğin ve yerel kimliğin görünürlüğüne yönelmiş bir saldırıydı. İYİ Partili Mehmet Emin Korkmaz’ın sosyal medyada kullandığı ağır ifadeler kamuoyunda büyük tepki çekti. Savcılık harekete geçti ve Korkmaz, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan tutuklandı.

O gün İmam-Hatip Lisesi mezunu diye devletin bütün kapıları yüzlerine kapatılmaya, başlarını ise zorla açmaya çalışılanlar, bugün ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı, rektörü, valisi olduğuna ve güzel hizmetler yaptıklarına ve birinci tehlike olmadığını herkes gördü vebi bütün dünya şahit oldu.

Yılların Ayasofya’sı, bugün yeniden ibadete açıldı.

Dün başörtüsü, bugün yöresel kıyafet… Dün tank, bugün sosyal medya… Dün yasak, bugün linç… Türkiye’nin özgürlükler yolculuğu hâlâ tamamlanmadı; sadece biçim değiştirdi.

Sonuç mu? Sonuç:

28 Şubat’ın yasaklarla örülü atmosferinden bugüne geldiğimizde, hâlâ özgürlüklerin sınırlarını tartışıyoruz. Hafıza bize şunu hatırlatıyor: Darbeler sadece hükümetleri değil, toplumun ruhunu da hedef alır. Ve özgürlük mücadelesi, her kuşakta yeni bir biçim alarak devam eder.

Bu Şubat, tank paletlerinin izinden değil; hafızanın ışığından doğuyor…

“Zamanın tozu silindikçe, geçmişin acısı bugünün ironisine dönüşüyor; her Şubat bir başka Şubat oluyor…

Özgürlük, tankların gölgesinde değil; milletin vicdanında filizleniyor…

Bu Şubat, başka bir Şubat… Çünkü hafıza, zamanın tozunu silip gerçeği yeniden görünür kılıyor. Ve her görünürlük, geçmişin acısını bugünün ironisine dönüştürüyor. Unutulan sözler ise hafızanın en ağır yüküdür. Hafıza, bir aynadır; geçmişi gösterir, bugünü yansıtır, geleceği uyarır.

Unutmadık, unutturmadık; çünkü özgürlük, tankların gölgesinde değil, hafızanın ışığında korunur.

Bir daha yaşanmaması için o günleri “Biz iktidara gelirsek sizin gibi zalim olmayacağız…” taahhüdü ile birlikte hatırlatıyoruz; çünkü hafıza, milletin vicdanıdır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.