Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
Eymir Köyü… İnegöl’e bağlı, sırtını dağa yaslamış, yüzünü ovaya dönmüş şirin bir köy. Seksen haneli, altı yüz nüfuslu; dışarıdan göç almamış, herkesin birbirini adıyla, lakabıyla, soyuyla sopuyla bildiği bir yer. Köyün içinden geçen dereye Kayı Deresi denir. Rivayete göre adı, Osmanlı’nın uç beylerinden Emir Bey’den gelir; geçmişi Osmanlı’nın kuruluş günlerine dek uzanır.
Dağlarımız çam, meşe, gürgen, kayın ve ıhlamurla kaplıdır. İlkbaharda kekik kokusu sarar her yanı. Ovada ne eksen biter. Pancar, tütün, buğday, arpa… Bağlarda misket, razaki, kuş üzümü… Evlerin bahçesinde domates, biber, patlıcan… Kışın lahana, ıspanak… Dağda melki mantarı; Ege’nin çıntarı, İstanbul’un Kanlıca’sı… Izgarası yapılır, yahnisi yapılır; bize pirzoladan lezzetli gelir.
Köyümüz yalnız toprağıyla değil, okuyanıyla da bereketlidir. Öğretmeni, polisi, subayı, hemşiresi çoktur. Aydın bir köydür Eymir. Köy Enstitüsü geleneği burada canlıdır. Arifiye’de eğitmenlik kursuna gidip köye ışık taşıyan Akif Baştürk’ün emeği büyüktür. Onun özendirmesiyle nice genç okumuş, öğretmen olmuş, köyüne dönüp hizmet etmiştir.

1968’in rüzgârı Eymir’e de uğramıştı. Üniversitelerde konuşulan özgürlük, emek, bağımsızlık kavramları köy kahvesinde tartışılır olmuştu. 12 Mart 1971 muhtırasının gölgesi ülkenin üzerine çöktüğünde, baskılar artmıştı; ama biz, köyde kurduğumuz insani ilişkiler ve dayanışma sayesinde en az zararla atlatmıştık o günleri.
Gençler olarak bir ilkeye inanıyorduk: “Devrimci, her işin en iyisini yapmalıydı.” Tütünü en iyi fiyata satmalı, ipekböceğinden en yüksek verimi almalı, en tatlı üzümü yetiştirmeliydik. Örnek olmalıydık ki sözümüz dinlensin.
İşte tam o günlerde İnegöl Kaymakamlığı köyler arası bir futbol turnuvası düzenledi: Kaymakamlık Kupası. Bizim için yalnızca bir spor organizasyonu değildi bu; köy gençliğini bir araya getirmenin, dayanışmayı büyütmenin, birlikte başarmanın fırsatıydı.
ÇİREN’DE DOĞAN SAHA
Eymir ile Küçük Yenice arasında bin dönümlük bir çayır vardır; adına Çiren deriz. Baharda hayvanlar otlar, yazın harman kurulur. İşte o çayırın bir köşesinde futbol sahası yapmaya karar verdik.
Çapalarla dikenleri temizledik. Küreklerle tümsekleri düzelttik. Traktörün arkasına takılan sabanla sınırları belirledik. Kale direkleri için dağdan ağaç kestik. Çizgiler için, Koca Dere’de devrilen kireç yüklü kamyondan çuvallarla kireç taşıdık. Santra yuvarlağı, altıpas, ceza sahası… Hepsi el emeğiyle çizildi.
Topumuz yoktu. Köy kahvelerini dolaşıp para topladık. Gurbette çalışan hemşehriler destek verdi. Nihayet İnegöl’den bir futbol topu aldık. O top yalnızca bir spor aleti değildi; imecenin, dayanışmanın, ortak emeğin simgesiydi.
Akşamları Gençlik Kulübü’nde buluşur, kondüsyon için kilometrelerce koşardık. Minibüsle yirmi kilometre uzağa bırakılır, oradan köye kadar koşardık. Gündüz tarlada çalışan gençler akşam çayıra gelir, çift kale maç yapardı. Kalecimiz Kara Mehmet’i özel çalıştırırdım. Dizleri yara içinde kalırdı ama bir kez “yeter” dediğini duymadım.
TURNUVA BAŞLIYOR
İlk maçımız Kulaca Köyü’ne karşıydı. Onların formaları pırıl pırıl, kramponları yeni; bizim şortlarımızın kimi kara don, kimi iç çamaşırıydı. Ayaklarımızda kara lastik ya da spor ayakkabısı… Ama sahadan 3-0 galip ayrıldık.
Boğazköy’ü uzatmalarda 4-0 yendik. Süpürtü’yü 6-1 geçtik. Edebey’i zorlanarak 1-0 eledik. Her galibiyet köyde bayram havası estiriyordu. Yaşlılar dua ediyor, kadınlar “iki tanecik mi atıverdiniz?” diye sitem ediyordu az gollü maçlara.
Yarı finalde Küçük Yenice ile oynadık. Talihsiz bir çarpışmada rakip kalecinin ayağı kırıldı. Maç hükmen bize verildi. Sevinçle hüzün birbirine karıştı. Finale yükselmiştik ama içimiz buruk.
FİNAL
Finalde rakip Akhisar Köyü’ydü. Taktik belirledik: Rakibin liberosu Ramazan’ı santrforumuz İbrahim marke edecekti. Hızlı forvetleri Kemal’i ise iki bek kademeli savunacaktı. 4-3-3 dizilişiyle oynayacaktık; televizyonlardan izleyip hayran kaldığımız Brezilya millî futbol takımı gibi.
Maç günü İnegöl Stadı dolup taşmıştı. Tribünlerde iğne atsan yere düşmezdi. On beşinci dakikada Nuri frikikten öyle bir gol attı ki, kaleci bakakaldı. İlk yarı 1-0 bitti. İkinci yarı taktik tıkır tıkır işledi. İbrahim bir gol daha attı. Nuri üçüncüyü yazdı. 3-0.
Bitiş düdüğüyle saha bayram yerine döndü. Kupayı kaldırdık. İnegöl sokaklarında yürüdük; binlerce insan alkışlıyordu.
Köye dönerken davullar, klarnetler hayal ediyorduk. Ama minibüslerin kalktığı yerde kara haber ulaştı: Köyün bakkalı Salih vefat etmişti. Sevinç kursağımızda kaldı. Kutlama yapamadık.
SONRASINDA
Ö
Bu turnuva bir daha düzenlenmedi. Ama o şampiyonluk Eymir’in belleğine kazındı.
Kalecimiz Kara Mehmet’i Bursaspor istemişti; babası izin vermedi. Zeybek Ali ile Zeybek Halil bir süre İnegölspor forması giydi. Nuri Eskişehir’de oynadı.
Aradan yıllar geçti. Takımdan kimi arkadaşlarımız sonsuzluğa göçtü. Ama biz köye her dönüşümüzde o kupayı, o fotoğrafları çıkarır; Çiren’deki toprak sahayı, kara lastikleri, pekmezle çıktığımız maçları, o 3-0’lık finali yeniden yaşarız.
Çünkü o kupa yalnızca bir spor başarısı değildi.O kupa, imecenin kupasıydı.
Dayanışmanın kupasıydı.
Bir köyün birlikte inanıp birlikte başarmasının kupasıydı.
Ve bazı şampiyonluklar, kupadan çok daha büyüktür.
Zeki BAŞTÜRK