Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Ahmet Koçak makalesinde;
Markete giderken bankta yalnız oturan Niyazi dikkatimi çekti. “Günaydın” deyip yanına oturdum. O anlatıp rahatlayacak, ben de yazıp…
“Nasılsın Niyazi?” soruma, “beni bu emekli aylığı mahvetti hocam.” dedi. Orhan Veli’nin Beni bu güzel havalar mahvetti dizeleri geldi aklıma.
“Neden? Emekli olmuşsun daha ne istiyorsun?” soruma aldırış etmeden başladı anlatmaya:
“Evinin geniş bahçesinde ahırım ve kümesim vardı. Hanım da çalışkan bir kadındı; tavukları, kazları, hindileri kuluçkaya yatırır bolca kümes hayvanı yetiştirirdi. Kışları erkek hindi, kaz ve horozları keser kuzine sobada lokum gibi oluncaya kadar pişirirdi yerdik. Bir çift ineğimizden de kış için peynir, tereyağı, süzme yoğurt hazırlardı. Köyün yakınlarında olan beş dönümlük bahçemizden bolca sebze, meyve yetiştirirdik. Kışlık; turşu, salça ve kuruluklar hazırlardı hanım. Yumurtaya, ete, yağa para vermezdik.
Hayvanlar için ayrıca yem almaz; tarladan çıkan samanları, çayırdan biçtiğim otları yazdan hazır eder, samanlığa doldurur kış boyu kendi yetiştirdiğim arpa ile karıştırarak yedirirdim. Şimdikiler gibi hazır yem vermezdim. Hayvanlardan fazla gelenleri satar, gereksinimleri karşılardım. Bağda yetişen üzümlerin birazını kurutur, kalanını pekmez yapar bidonlara doldururduk.
Yılda üç ay yoğun çalışır geriye kalan dokuz ayda yan gelip yatar keyfimize bakardık. Çocukların okula gitmesi de olmasa hanım da öğleye kadar uyuyup keyfine bakardı. İmrenilecek, sakin, bolluk içinde bir yaşamımız vardı.
Sosyal Güvenlik Kurumu açık verdikçe, biriken paralar bütçe açıklarını yamamada kullanıldıkça hükümetler zor durumda kaldılar. Çare arandı ve bulundu;
“Köylüyü BAĞ-KUR’dan emekli edelim. Geçmiş yıllarını borçlandırıp yastık altındaki paralarını alalım. Nasıl olsa biz gelip geçici hükümetiz. Günü kurtaralım yeter. Bizden sonra tufan” anlayışıyla hareket ettiler. Yarın ne olacağını düşünmeden uygulamaya koydular.
BAĞ-KUR’a kaydolup birkaç kez prim yatırmıştım. Sonraki yıllarda yatırmadım. Emekli olmak için biriken pirim borçlarını ödedim ve genç denilecek yaşta emekli oldum.
Bir yanda ömrünü devlette veren, bayram seyran demeden çalışan, çoluğu çocuğu ser sefil, bakıcıların elinde büyüyen memurlar öbür yanda devlette, özel sektörde çalışan işçilerin hak ettiği emeklilik, diğer yanda benim gibilere havadan gelen emeklilik… Piyango vurmuş gibi geldi bize.
Emekli aylığı bağlanınca bize bir haller oldu; “yumurtanın tanesi on kuruş, sütün litresi elli kuruş bunların pisliği ile uğraşmaya değmez diyerek ilk evdeki hayvanları elden çıkardık. Ardından, pazarda meyve sebze sudan ucuz ne uğraşıp didineceğiz bahçeyi de ekmeyelim” diye bostandan vaz geçtik. Tarlaları ekmeden dönüm başına verilen yardımları da alınca keyfimize diyecek yoktu. Ürün teslim edene ödenseydi o paralar üretimden kopmazdık belki…
Traktöre gerek kalmadı. Traktörü ve birkaç bölük tarlayı da sattım.
O parayla çocukları evlendirip şehre gönderince elde evden başka pek bir şey kalmadı. Emekli aylığım vardı nasıl olsa… Akmasa da damlıyordu. Tembelleştik, üretimden koptuk. Köy yerinde kentli gibi hiç bir iş yapmadan yaşamaya başladık. Yıllar geçtikçe yaşam koşulları gittikçe zorlaşmaya başladı. Yumurta, süt, et, ekmek ve diğer şeylerin fiyatları artmaya, maaşın büyük bir kısmını alıp götürmeye başlayınca düzeni bozduğuma pişman olmaya başladım. Tek gelirim olan yetmeyen emekli aylığıyla geçim derdine düştüm. Çocuklar da kent yerinde zaten zar zor geçinmeye çalıştıkları; gün bulup gün yedikleri için onlardan da bir fayda gelmeyecekti. Köy yerinde kentli gibi yaşamamız on yıl sürdü. Sonunda iyice dara düştük. Aldığım aylık yetmez oldu. Ev dahil kalan her şeyi satıp buraya göçtüm. İş arıyorum yok. Beni bu emekli maaşı mahvetti hocam!” dedi sustu.
Çiftçiler en önemli işi yapan insanlardır. Onların ürettiği ürünler olmadan geriye kalan tüm iş kolları hiç bir işe yaramaz. Yiyecek olmadan insanoğlu yaşayamaz, çalışamaz, üretemez. Salgın döneminde bunu daha iyi anladık.
Büyük önderimiz Atatürk: “Köylü milletin efendisidir” derken bunu anlatmak istemişti. Şimdi efendimiz de aç kalmış, ele avuca bakar hale gelmiş. Taşıma suyla değirmen dönmez. dışardan döviz ödeyerek aldığımız tarım ve hayvancılık ürünleri ile nereye kadar gidebiliriz. Hemen gençleri köylere gönderip tarım ve hayvancılıkta üretir hale getirmeden, tekrar kendi kendimize yeter hale gelmeden kurtuluş yoktur.
Ahmet KOÇAK
