Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Fatma Elalmış makalesinde;
Rivayete göre Atinalılar, kahramanları Theseus’un gemisini bir hatıra, bir simge, belki de bir kimlik olarak yüzyıllarca korurlar. Ancak zamanın doğasına kim karşı koyabilir? Ahşap çürür, halatlar aşınır, direkler kırılır. Her bozulan parça sabırla yenisiyle değiştirilir. Ve bir gün fark edilir ki, geminin artık tek bir eski parçası bile kalmamıştır. İşte tam bu noktada, insan zihnini kemiren o soru belirir: Bu hâlâ aynı gemi midir
Bu soru, yalnızca bir gemiye ait değildir. Asıl hedefi insandır.
Çünkü insan da bir tür “yenilenen gemi” değil midir? Bedenimiz, sandığımız kadar sabit değildir. Hücrelerimiz sürekli ölür ve yerlerine yenileri gelir. Bilim insanları, birkaç yıl içinde vücudumuzdaki büyük çoğunluğun değiştiğini söyler. Yani çocukluğumuzdaki bedenimizle bugünkü bedenimiz arasında neredeyse hiçbir fiziksel süreklilik yoktur. O hâlde soralım: Hücreleri tamamen değişmiş bir insan, hâlâ aynı insan mıdır?
Ama mesele burada bitmez. İnsan yalnızca bedenden ibaret değildir; arzuları, istekleri, tutkuları da değişir. Bir zamanlar uğruna her şeyi göze aldığımız şeyler, yıllar sonra anlamsızlaşır. Nefret ettiklerimizi sevmeye, sevdiklerimizi unutmaya başlarız. Dün bizi tanımlayan özellikler, bugün bize yabancı gelebilir. Peki, istekleri ve karakteri değişen bir insan, hâlâ aynı kişi midir? Yoksa her büyük dönüşümde eski “ben” biraz daha yok mu olur?
Daha da ileri gidelim.
Bir insan organ nakli geçirdiğinde ne olur? Başkasına ait bir kalp, bir böbrek, bir karaciğer onun bedenine yerleşir. Artık o beden, sadece “ona ait” değildir; başka bir hayatın parçasını taşır. Bazen nakil sonrası insanların duygularının, hatta zevklerinin değiştiğine dair hikâyeler anlatılır. Bilimsel olarak tartışmalı olsa bile, bu anlatılar bizi şu soruya götürür: Başkasının bir parçasını taşıyan bir insan, hâlâ tamamen “kendisi” midir?
Ve en sarsıcı ihtimal:
Bir insan hafızasını kaybederse ne olur?
Geçmişini hatırlamayan, yaşadıklarını bilmeyen, sevdiklerini tanımayan biri… Onu biz tanıyabiliriz, ona eski adıyla seslenebiliriz. Ama o kendisini tanır mı? Hafıza, kimliğin omurgasıysa, o omurga çöktüğünde geriye ne kalır? Sadece bir beden mi? Yoksa hâlâ aynı insan mı?
İşte bu noktada, Theseus’un gemisi yeniden karşımıza çıkar—ama artık bir metafor değil, neredeyse bir aynadır.
Geminin tahtaları değiştiğinde “aynı” olup olmadığını tartışıyorduk. Şimdi görüyoruz ki, insanın hücreleri değişiyor, arzuları değişiyor, bedeni başkalarının parçalarıyla dönüşüyor, hatta hafızası silinebiliyor. Ve yine de toplum ona aynı ismi vermeye devam ediyor. Ama bu isim, bir gerçeği mi işaret eder, yoksa sadece bir alışkanlığı mı?
Belki de kimlik sandığımız gibi tek bir şeye dayanmaz. Ne sadece bedene, ne sadece hafızaya, ne de sadece karaktere… Belki kimlik, tüm bu değişimlerin ortasında kurduğumuz bir “hikâye”dir. Ve biz o hikâyeyi sürdürdüğümüz sürece, değişsek bile kendimize “aynı” demeye devam ederiz.
Ama şu ihtimal de ürkütücüdür:
Ya aslında hiçbir zaman aynı kalmıyorsak?
Ya “ben” dediğimiz şey, her an biraz daha değişen, her an yeniden kurulan bir şeyse? O zaman Theseus’un gemisiyle aramızdaki fark ortadan kalkar. Biz de tıpkı o gemi gibi, sürekli yenilenen ama adı aynı kalan varlıklarız.
Ve belki de en çarpıcı soru şudur:
Eğer bir gün bütün parçalarımız değişirse—bedenimiz, zihnimiz, hafızamız—geriye kalan şey gerçekten “biz” olur mu… yoksa sadece bizim adımızı taşıyan bir başkası mı?