Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Gündeme bir haber düşüyor…
Ve her şey onunla başlıyor.
Kaynağı belirsiz, dayanağı tartışmalı…
Ama etkisi son derece hesaplı, yönlendirilmiş.
Bu haber kısa sürede trol ve bot hesaplar vasıtasıyla yayılıyor; yorumlarla taraflar keskinleşiyor ve gün bitmeden herkes safını belirleyip hükmünü veriyor.
Algı operasyonu tam da burada başlıyor: Gerçeği değiştirmekten çok, gerçeğin nasıl algılanacağını belirleyen bir yönlendirme süreci…
Suçlayan taraf, üretilen içeriklerle hedefe ulaşmak için zemini güçlendirmeye çalışırken; hedef alınan taraf “mağdur” pozisyonuna çekiliyor.
Haberi yapan ise yalancılıkla ve satılmışlıkla itham edilip, karşı tarafı suçlayan yeni bir söylem inşa ediyor.
Açıklamalara bakıldığında herkes sütten çıkmış ak kaşık.
Herkes mağdur, herkes masum.
Savunma yapılmadan suçlu ilan edilenler…
Gerçek ortaya çıkmadan aklananlar…
Günümüzde bu tablo artık istisna değil; alışılmış bir düzen.
Bugün yaşananların büyük bölümü kendiliğinden gelişmiyor.
Bir yerlerde hazırlanıyor, düğmeye basılıyor ve aynı anda farklı mecralarda karşımıza çıkıyor.
Bir video kesiliyor…
Bir cümle bağlamından koparılıyor…
Bir fotoğraf bambaşka bir hikâyeyle servis ediliyor…
Aynı içerik, aynı dil ve aynı vurgu ile eş zamanlı dolaşıma sokuluyor.
Bu da sürecin tesadüf değil, planlı olduğunu açıkça gösteriyor.
Bunların hiçbiri rastlantı değil; iyi kurgulanmış bir senaryo.
Ve bu senaryonun en yıkıcı sonucu: sessizce infaz edilen bir itibar.
Bir itibar yıllar içinde inşa edilir; ama saatler içinde yerle bir edilebilir.
Üstelik çoğu zaman geri dönüşü de olmaz.
Çünkü gerçek sonradan ortaya çıksa bile, algının bıraktığı iz silinmez.
İz kalır… ve o izin gölgesi kolay kolay kaybolmaz.
Artık öyle bir noktadayız ki yargı, mahkeme salonlarından önce ekran başında ve sosyal medyada kuruluyor.
Kimileri ilk dakikada hükmünü veriyor…
Kimileri iddiaları okumadan savunmaya geçiyor…
Kimileri sadece izliyor…
Ama neredeyse kimse şu soruyu sormuyor:
“Gerçek ne?”
Herkes, inanmak istediğine inanıyor…
Çünkü mesele çoğu zaman doğruya ulaşmak değil; kendi doğrusunu korumak.
Gerekirse gerçeği eğip bükmek, gerekirse görmezden gelmek…
Dikkat ederseniz yöntem değişmiyor; sadece hedef değişiyor.
Dün alkışlanan yöntem, bugün şikâyet ediliyor.
Aynı araç el değiştiriyor, aynı yöntem farklı ellerde yeniden dolaşıyor.
Bazen bir dosya kritik bir anda ortaya çıkar.
Bir kayıt, tam gündemin değişmesi gerektiği anda servis edilir.
Tesadüf mü?
Yoksa dikkatle ayarlanmış bir zamanlama mı?
Cevap çoğu zaman sorunun içinde gizlidir.
Çünkü bu hengâmede önemli olan hakikat değil; kimin kimi, ne zaman hedef aldığıdır.
Asıl kırılma ise toplumda yaşanıyor.
İnsanlar artık gerçeği aramak yerine, kendi tarafını güçlendirecek parçaları topluyor.
Aynı olaya bakan iki kişi, bambaşka iki gerçek görüyor.
Ortak zemin zayıflıyor.
Güven eriyor.
Şüphe ise kalıcı hâle geliyor.
Toplum farkına varmadan cephelere ayrılıyor.
Bu tablo sadece ekranlarda kalmıyor; gündelik hayata, sohbetlere ve ilişkilere kadar sızıyor.
Bu hengâmede hakikatin görünürlüğü azalıyor.
Bilgi çoğalıyor; ama güven aynı oranda artmıyor.
Bir gerçek daha var:
Susturulan hakikat değil; duyulması istenmeyenlerdir.
Belediyelerde rüşvet ve yolsuzluk iddiaları…
Duruşmalar, davalar…
Liyakatsiz atamalar…
Tüm bunlar her platformda karşımıza çıkıyor.
Elektronik mecralarda, sosyal medyada, basında sayısız paylaşım…
Mal varlığı açıklamaları, suçlamalar ve karşı açıklamalar art arda geliyor.
Peki bütün bunlar toplumda nasıl karşılık buluyor?
İşte tam bu noktada, tartışmaların sadece ekranlarda kalmadığını; gündelik hayatın içine nasıl taşındığını, bu seneki bayram ziyaretlerinde hâl hatırdan sonra konunun dönüp dolaşıp nasıl buraya geldiğine bizzat şahit oldum.
Ununu elemiş, eleğini asmış; sessiz, dingin ve münzevi bir sınır çizmiş; kendi hâlinde balık avıyla meşgul, tasfiye sürecindeki bir işletme misali kepenkleri indirmiş, alım-satımı kesmiş, hesaplarını kapatmış; ömrünün mizan ve envanteriyle meşgul bir emekli âdem olarak konuşmaları taraf olmadan izlemeyi ve dinlemeyi tercih ettim…
Canı yanan bağırıyordu…
Hayalindeki düzen yıkılan isyan ediyordu…
Fikrim sorulduğunda taraf olmadığımı ama tavır koymakla yetindiğimi söyledim.
Buna karşılık, pasif kalmanın kaçış olduğu ifade edildi.
Seçilenlerin vaatlerini yerine getirmesi gerektiği ve bunun takipçisi olunması gerektiği dile getirildi…
Evet, bu ülkenin bir vatandaşıyım; ama şu anda hiçbir partinin aktif tarafı değilim…
Her şeyin şeffaf olması, her iddianın titizlikle incelenmesi ve kimsenin hesap vermekten kaçmaması gerektiğine inanıyorum.
Peki biz ne yapacağız?
Araştıracak mıyız, yoksa ilk duyduğumuza mı inanacağız?
Bekleyecek miyiz, yoksa hemen hüküm mü vereceğiz?
Anlamayı mı seçeceğiz, taraf olmayı mı?
“Sana ne? Bana ne?” deyip geçecek miyiz?
Yoksa görmezden gelip kenardan izlemeyi mi seçeceğiz?
Bu konuda uzun uzun söz söylemeye felsefe ve tevil yapmaya hiç gerek yok.
Yüce Rabbimiz hükmünü açıkça koymuş:
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 49:6)
“…Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5:8)
Hakikat, insanlığın en kadim arayışıdır.
Ancak bugün hakikate ulaşmak hiç olmadığı kadar zorlaşmıştır.
Bilgi hızla yayılıyor; ama aynı hızla kirleniyor.
Tam anlamıyla bir fitne ve fesat devri…
Böylesi durumlarda Peygamber (SAV) bizler için izlenecekleri gösteren hadis-i şerifler vardır:
Bu yüzden:
• Fitneye karışmamak
• Sabırlı olmak
• Dilini kontrol etmek
• Haksızlığın parçası olmamak
• Birliği korumak
Ve belki de en önemlisi:
“Görünen ve görünmeyen bütün fitnelerden Allah’a sığınmak.” (Müslim, Cennet 28)
Bugün mesele sadece bir habere inanmak ya da inanmamak değil…
Mesele, hakikatin yanında durup duramayacağımızdır.
Çünkü bu çağda herkes konuşuyor; ama hakikat sessiz kalanı değil, araştıranı seçiyor.
Algının peşinden gidenler kalabalık olabilir…
Ama hakikatin yanında duranlar her zaman azdır — ve çoğu zaman belirleyici olan da onlardır.
En doğrusu; Peygamber Efendimizin (SAV) buyurduğu gibi, fitne ve fücur belasından Allah’a sığınmaktır.
Çünkü bu çağda korunmak, en az bilmek kadar hayati bir gerekliliktir.