Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Fatma Düz makalesinde; Bir avuç tohumla başlayan medeniyet, bugün kurtlu bir elmanın içinde güveni arıyor.
Anadolu’da ekmeğin hikâyesi, haritanın her köşesinde başka bir dille anlatılır.
Güneydoğu Anadolu’da, on bin yıl önce yabani başakları ilk kez toprağa bırakan bir elin sıcaklığı hâlâ duyulur. İç Anadolu’da insan yarını ambarda saklamayı öğrendi. Ege’de zeytin dallarından süzülen güneş yüzyıllardır aynı sabrı öğretir. Akdeniz’de pamuk tarlaları ve turunçgil bahçeleri toprağın cömertliğini anlatır. Karadeniz’in dik yamaçlarında fındık toplayan eller, doğayla pazarlık etmeden yaşamanın sırrını taşır. Marmara’da ayçiçekleri sabaha yüzünü döner, buğday ovaları bereketin nöbetini tutar. Doğu Anadolu’nun serin yaylalarında ise otlayan sürüler, en sert coğrafyada bile hayatın yolunu bulduğunu fısıldar. Yedi bölge, yedi ayrı toprak kokusu, ama tek bir emanet: ekmek.
Peki biz bu emaneti ne zaman sahipsiz bıraktık?

Bugün gelinen noktada hazin bir tabloyla karşı karşıyayız. On bin yıl önce tohumu toprağa emanet eden o eller, şimdi pazar pazar dolaşıp kurtlu elma arıyor. Çünkü kusursuz parlayan, tek bir lekesi olmayan meyveye artık güvenmiyoruz. Ve haklıyız. Toprağı yorgun düşüren, suyu kirleten, bereketi kâra çeviren biziz. Dedemiz elmayı gömleğine silip dolu dolu ısırırdı. Biz yıkıyor, soyuyor, etiketini okuyor, yine de içimiz rahat etmiyor. Bir kurdun bile yaşamaya cesaret ettiği meyve, artık güvencenin son kalesi.
Oysa yaratılan hiçbir canlı fazlalık değildi. Toprağın altında solucan, havayı ve suyu toprağa taşıyan bir çiftçiydi. Arı çiçekten çiçeğe uçarken bereketin habercisiydi. Karıncadan uğur böceğine kadar her canlı, bu büyük düzenin küçük ama vazgeçilmez bir ustasıydı. Dedelerimiz bunu kitaptan değil, tarladan bilirdi. Biz ise ilaçla önce böceği, sonra arıyı, sonra toprağın canlılığını sildik. Şimdi o küçük canlının yokluğunu, güvenin yokluğu olarak yaşıyoruz. Meğer kurt, elmanın düşmanı değil, doğanın hâlâ nefes aldığının tanığıymış.
Ama işin en acı yanı, arayış burada bitmiyor.
Toprağın başında ömrünü tüketen çiftçi bile artık tarım arıyor. Tohumu başkasının, ilacı başkasının, fiyatı başkasının. Kendi tarlasında misafir gibi dolaşıyor. Bir zamanlar “köylü milletin efendisidir” dediğimiz o insan, bugün borcun, pahalı mazotun ve belirsiz fiyatların gölgesinde, evladına bu mesleği devretmeye çekiniyor. Gençler şehre göç ediyor, köyde kalan ellerin sayısı her yıl azalıyor.
Bakın nereden nereye geldik. Yabani başağı evcilleştiren insandan, evcil kalmış bir meyveden korkan insana. Tarlasında bereketin nöbetini tutan çiftçiden, tarlasında kendini arayan çiftçiye.
Medeniyet bir avuç tohumla başlamıştı. O avuç tohuma sahip çıkmayı unuttuğumuz gün de sarsılır. Kurtlu elmayı aramak bir çözüm değil, vicdanımızın son uyarısıdır. Asıl aramamız gereken şey, o ilk eldir: toprağa güvenen, emanete sahip çıkan el.
Çünkü ekmek hâlâ sofrada duruyor. Yitirdiğimiz şeyin farkına varmak için, hâlâ vaktimiz var.
Peki yarın çocuklarımıza kurtlu da olsa bir elma mı bırakacağız, yoksa elmanın bile kalmadığı bir toprak mı?