Erdoğan Giderse Türkiye Biter mi?
Köşe yazarı Murat Koç makalesinde;
Bir video izledim.
Yollar delik deşik, çukur içinde…
Köstebek yuvası gibi…
Arabalar neredeyse birinci viteste santim santim ilerliyor. O yol hangi belediyenin sorumluluğunda, açıkçası bilmiyorum. Yazının konusu da o değil zaten…
Benim dikkatimi yoldaki çukurlardan çok, paylaşımın altındaki o yorum çekti. Diyordu ki: “Reis giderse görürsünüz… Sonra pişman olursunuz.”
İşte tam burada durmak gerekiyor.
Çünkü Türkiye’de yıllardır aynı nakaratı dinliyoruz ve bu çok sakat bir bakış açısı…
Peki tam olarak nedir o? Şu: “Erdoğan giderse ülke biter, daha kötüsü gelir.”
☆ Yahu iyi de bunu nereden biliyoruz?
☆ Geleceği mi gördük?
☆ Bir “zan, olasılık” nasıl oluyor da kesin hüküm gibi sunulabiliyor ve insanlar bununla korkutulabiliyor?
☆ Ve nasıl oluyor da insanlar bunu yiyor?
Gerçek şu ki; henüz yaşanmamış bir geleceği kesinleştirerek bugünün yanlışlarını savunmak ya da gizlemek; siyasî bir muhakeme değil, korkuyu siyasî bir delile çevirmektir!
Ne Yani, Devlet Bir İnsanın Ömrü Kadar mı?
Tarih bize o birilerinin zannettiğinden başka bir şey söylüyor.
Mesela tarihte Yıldırım Bayezid gitti. Fetret Devri gibi çok ağır bir kriz yaşandı ama Osmanlı bitti mi? Hayır..
Peki Fatih öldü diye devletin üzerine kilit mi vuruldu? Elbette hayır…
II. Bayezid, Yavuz, Kanuni geldi…
Çünkü büyük devlet demek; “Büyük adam gidince kaosa giren ya da biten devlet” değil, büyük adam gittikten sonra dahi yoluna devam edebilen devlet demektir!
Eğer yirmi yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten bir liderin ardından hâlâ “Eyvah o giderse bittik” deniliyorsa, acaba bu bir başarı mıdır? Yoksa koskoca bir devletin tek bir kişiye bağımlı hâle getirilmiş olmasının acı itirafı mıdır?
Malumdur ki; liderin büyüklüğü yaptığı yollarla değil, kendinden sonra ayakta kalabilecek kurumlar, devlet mekanizması ve insanlar bırakmasıyla ölçülür.
Çünkü gelecekte insanlar bizi yediğimiz meyvelerle değil, yetiştirdiğimiz ağaçlarla hatırlayacaktır…
Türkiye Bir Kişiden Büyüktür
Recep Tayyip Erdoğan’ın çok haklı bir sloganı vardı: “Dünya 5’ten büyüktür.”
O hâlde aynı mantığı kendi evimizde de kurmak zorundayız: Türkiye, bir kişiden büyüktür!
Elbette ki 86 milyon insanın kaderi bir insanın sağlığına, yaşına veya siyasi ömrüne bağlanamaz…
Eğer bağlanmışsa asıl endişe edilmesi gereken şey o liderin bir gün gitmesi değil, devletin o hâle getirilmiş olmasıdır!
Yıllardır Kemalist zihniyetin “O olmasaydı biz olmazdık” yaklaşımını eleştirip, aynı formayı Erdoğan’a giydirmek hangi mantığa sığar?
Geçmiş Hizmetler Yanlışın Zırhı Olamaz!
Erdoğan döneminde yapılan büyük altyapı hamlelerini, savunma sanayiindeki büyük gelişmeleri, birçok açıdan eleştirmek mümkün olsa da, bütün bütün yok saymak da doğru değildir.
Fakat siyaset; bir futbol maçı da değildir! “Bizimkiler yaptıysa vardır bir bildikleri” diyemezsiniz.
Ya da “2000 yıllık derin devlet aklının kesğn vardır bir bildiği” deyip işin içinden çıkamazsınız.. Bu kadar basit değil..
Çünkü yanlış bir karar milyonların hukukuna, ekonomisine, geleceğine dokunur…
Bugün sorulması gerekenleri sormak fanatiklik değil, bir vatandaşlık borcudur…
Mesela:
☆ Enflasyonun sorumluluğu kimde?
☆ Yargıya olan güven neden erozyona uğradı?
☆ Liyakat – sadakat tartışmaları neden yıllardır bitmiyor?
☆ Çeyrek asırlık iktidarın sonunda neden güçlü bir halef sistemi kurulamadı?
Bunları sormak ne Erdoğan düşmanlığıdır ne de devlet düşmanlığı…
“Tam tersini” yapıp yanlışı savunmak ise sevgi değil, doğruyu göremez hâle gelen bir akıl tutulmasıdır.
Tarafgirlik Hastalığı, Zulme Rıza ve Manevî Vebal
Bediüzzaman’ın Kastamonu Lahikası’nda işaret ettiği gibi: “Tarafgir nazar, tarafdar olduğu taraf cereyanın kusurunu görmez, zulmüne rıza gösterir, belki alkışlar.”
Tarafgirlik hastalığı; partinin yahut müntesiplerinin bir adı ya da sıfatı değildir.
Asıl tarafgirlik hastalığı; hakikati partinin rengine göre okumaktır!
Sırf sevdiğimiz lider yaptı diye bir haksızlığı savunmak ya da bir masumun hakkını, mesela Gazzelilerin hakkını, hukukunu, aldatılmışlığını parti aidiyetine kurban etmek; sadece siyasi bir tercih değil, doğrudan manevi bir sorumluluktur…
Dinî ve ahlâkî ölçü ortadadır: “Rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür; taraftar olsa, zalim olur.”
Nasıl ki bir iyilik, yerini insan öldükten sonra bile yayılan sadaka-i cariye bırakabiliyorsa, kötülüğün ve körü körüne savunulan yanlışların da devam eden bir tesiri ve vebali vardır.
Resûlullah’ın o sarsıcı “müflis” hadisini hatırlayalım.
Kıyamet günü namazla, oruçla gelip ama siyasi fanatizm uğruna insanların hakkına girmiş, haksızlığı ve zulmü alkışlamış bir insan tıpkı ateşin odunu yemesi gibi belki bütün sevapları hak sahiplerine dağıtılacak, mağdurların günahları ona yükletilecek, böylece belkide iflas edecektir..
İnsan ister istemez ürperiyor tabii ki; “siyasi bir sadakat uğruna ahiret hesabını tehlikeye atmak hangi akıl kârı mıdır?” diye.
Hakikat ile Fanatizmin Karşılaştığı Gün
Bir gün gelecek, hiç kimsenin asla kaçamadığı ölüm de gelecek…
İşte o zaman seçim meydanları kapanacak, sloganlar susacak, rozetler çıkarılacak…
Ve o gün ne “Ben Reisçiydim” demenin ne de “Ben muhaliftim” demenin hiçbir anlam taşımadığı bir hesaba çıkacağız…
İşte o gün sorulacak şey çok daha basit ama çok daha yakıcı ve yıkıcı olacak: Hak ile körü körüne tarafgirlik karşı karşıya geldiğinde, sen hangisini seçtin, hangisinin yanında durdun?
Çünkü liderler fâni, partiler fâni, iktidarlar fânidir. Hak ise bakidir…
Ve belki insanın dünyada kurduğu bütün cümlelerin içinden geriye tek bir itiraf ve derin pişmanlık kalacaktır: “Ahhh keşke fanatizmin değil, Hakkın ve adaletin yanında dursaydım…”
Özetle: Bizler bugün bir milletin geleceğini tek bir insanın ömrüne bağlamışsak, korkmamız gereken asıl şey o insanın gitmesi değil; onsuz yaşayamayacağımıza inanacak hâle gelmiş olmamızdır!
Milletin kendisine olan inancını kaybetmiş olması, aciz ve çaresiz kalması, alternatifsiz kalmasıdır…
O yüzden ben son söz olarak derim ki:
Eğer işimiz millet olarak bir kişiye kaldıysa, bu gerçekten bittiğimizin resmidir…
Selam, dua ve hürmet ile…