Kafkasya’nın kalbi o gün söküldü. Yüzyıllardır kök saldıkları, taşını toprağını kutsal bildikleri yurtlarından; Çerkesler, Abhazlar, Ubıhlar ve daha nice kadim halk, süngü zoruyla kıyıya sürüldü. Rusya’nın stratejik hamleleri ve dönemin konjonktürü arasında sıkışan bu halklar için Karadeniz, artık bir “mavi vatan” değil, dev bir mezarlıktı.
Yolun Sonu: Bilinmezlik ve Kederdi.
Milyonlarca insan, kapasitesinin çok üstünde yüklenen köhne gemilere istiflendi. Birçokları için Karadeniz’in serin suları, son durak oldu. Sağ kalanlar ise Osmanlı topraklarına ayak bastıklarında kurtulmuş sayılmadılar. Bu kez de Açlık ve Yokluk peşlerini bırakmamıştı. Topraklarından yanlarına alabildikleri tek şey kederleriydi.
Çoğu insan, Salgın Hastalıklara dayanamadı ve Bitkin düşen bedenler, göç yollarındaki bilinmez duraklarda toprağa, denize karıştı.
Kırılan Umutlar: Geride bırakılan ata topraklarının özlemi, kurşundan daha ağır geldi.
“Gemiye binmek ölmek demekti, ama kıyıda kalmak zaten ölmüş olmaktı. Deniz, sevdiklerimizi yuttu; toprak ise geri kalanımızı yabancı gibi karşıladı.”
Unutmamak Bir Borçtur
Bugün Karadeniz’e bakınca sadece maviliği değil, o günün karanlığını, denizin kızıl rengini de gözümüzde canlandırmamız gerekir. Çünkü 21 Mayıs 1864 yılında sürülen sadece insanlar değildi; bir dil, bir kültür ve bin yıllık bir onurdu. Aradan geçen 160 yılı aşkın süreye rağmen, o büyük yangının dumanı hâlâ tütüyor.
Bu acı, sadece belli bir halkın değil, insanlığın ortak hafızasındaki en derin yaralardan biridir. O gün hayatını kaybedenlerin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.
Nartların çocukları asla unutmadı, unutmayacak…
KUTARBA Pınar KORKMAZ