Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr. Dilek BARAN makalesinde;
Tahakkümün Haritasından Özgürlüğün Toplumuna
İnsanlık tarihine baktığımızda, insanın yalnızca doğayla değil, başka insanlarla da sınırlar kurarak yaşadığını görürüz. Topraklar bölündü, mülkiyet ortaya çıktı, topluluklar birbirinden ayrıldı, diller farklılaştı, inançlar kurumsallaştı, cinsiyet rolleri belirginleşti, sınıflar oluştu, devletler sınırlar çizdi ve nihayet insanın zihninde “biz” ile “onlar” arasındaki ayrım giderek derinleşti.
Bugün bir insanın hangi ülkede doğduğu, hangi dili konuştuğu, hangi aileye mensup olduğu, hangi ekonomik sınıfa ait olduğu, kadın ya da erkek olarak hangi toplumsal beklentilerle yetiştirildiği ve hangi kültürel çevrede büyüdüğü; onun eğitiminden mesleğine, hareket özgürlüğünden yaşam standartlarına kadar pek çok alanı etkileyebilmektedir.
Bu nedenle insanlık tarihini yalnızca devletlerin, savaşların ve hükümdarların tarihi olarak okumak eksik kalır. Tarihin başka bir yüzü daha vardır: İnsanların birbirlerinden nasıl ayrıldığı ve bu ayrımların zaman içerisinde nasıl iktidar ilişkilerine dönüştüğü.
Burada temel soru şudur:
İnsanlar farklı oldukları için mi sınırlar kurdular, yoksa kurdukları sınırlar zamanla farklılıkları tahakkümün araçlarına mı dönüştürdü?
Bu sorunun cevabı, özgürlüğün yalnızca siyasal bir kavram olmadığını; aynı zamanda sosyolojik, psikolojik ve kişisel bir mesele olduğunu gösterir.
1. Farklılıkların Doğuşu: İnsanlık Önce Ayrılmadı, Çeşitlendi
İnsan topluluklarının tarihsel gelişimi, başlangıçta bugünkü anlamıyla uluslardan veya devletlerden oluşmuyordu. Küçük topluluklar, akrabalık ilişkileri, ortak üretim, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma üzerinden yaşamlarını sürdürüyorlardı.
Neolitik dönemde yerleşik yaşamın yaygınlaşmasıyla birlikte nüfus yoğunluğu arttı, üretim biçimleri değişti ve insanların belirli bir coğrafyada daha uzun süre yaşamaları mümkün hâle geldi. Ancak bu dönüşümü doğrudan “eşitlikten eşitsizliğe geçiş” biçiminde tek çizgili bir tarihsel yasa olarak açıklamak doğru değildir. Günümüzde arkeolojik çalışmalar, erken tarım toplumlarında eşitsizliğin farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde ortaya çıktığını göstermektedir. Örneğin Çatalhöyük bulguları, hem eşitlikçi unsurların hem de özel mülkiyet, depolama ve uzmanlaşmayla ilişkili farklılaşmaların aynı toplum içinde bulunabildiğini ortaya koymaktadır (Wright, 2014; Twiss et al., 2024).
Dolayısıyla Neolitik Devrim’i eşitsizliğin tek başına “yaratıcısı” olarak değil, birikim, mülkiyet, nüfus artışı, uzmanlaşma ve toplumsal farklılaşmanın belirli koşullarda güçlenmesini mümkün kılan tarihsel bir dönüşüm olarak değerlendirmek daha isabetlidir.
Toprak artık yalnızca üzerinde yaşanan bir alan değildir.
Üretimin kaynağıdır.
Üretim kaynağı olduğunda ise şu soru ortaya çıkar:
Toprak kimin?
Bu soru insanlık tarihindeki en önemli dönüşümlerden birinin kapısını açar.
Çünkü bir şeyin “bana ait” olduğunu söylemek yalnızca ekonomik bir iddia değildir. Aynı zamanda başkasının o şeye erişimini sınırlama hakkını da beraberinde getirir.
Böylece mülkiyet, yalnızca nesnelerle insan arasındaki ilişki olmaktan çıkar ve insan ile insan arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir güç ilişkisine dönüşebilir.
Nitekim uzun dönemli arkeolojik araştırmalar, kalıcı ekonomik eşitsizliklerin tarımın ilk ortaya çıkışından hemen sonra ve her yerde aynı biçimde oluşmadığını; önemli eşitsizliklerin daha sonraki dönemlerde, yerleşimlerin büyümesi, siyasal hiyerarşilerin oluşması ve kaynakların yoğunlaşmasıyla daha kalıcı hâle geldiğini göstermektedir (Bowles & Fochesato, 2024).
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü insanlık tarihini “tarım geldi, eşitsizlik başladı” gibi basit bir çizgiye indirgemek yerine şu soruyu sormamızı sağlar:
Hangi toplumsal koşullar farklılıkları eşitsizliğe, eşitsizlikleri hiyerarşiye ve hiyerarşiyi tahakküme dönüştürdü?
2. Dil ve Etnisite: Çeşitlilik Ne Zaman Sınıra Dönüştü?
İnsanların farklı coğrafyalarda yaşamaları, zaman içerisinde farklı dillerin, kültürel pratiklerin ve sembollerin oluşmasına katkıda bulundu.
Dil, yalnızca iletişim aracı değildir.
İnsanların dünyayı anlamlandırma biçimidir.
Bir toplum kendi tarihini, acılarını, kahramanlarını, değerlerini ve gelecek tasavvurunu dili aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarır. Bu nedenle kültürel farklılıkların ortaya çıkması insanlığın bir eksikliği değil, tam tersine insan deneyiminin zenginliğidir.
Sorun farklılıkta değildir.
Sorun, farklılığın hiyerarşiye dönüştürülmesindedir.
“Biz farklıyız” cümlesi kültürel çeşitlilik yaratabilir.
Fakat “Biz sizden üstünüz” cümlesi tahakkümün kapısını açar.
Bu noktada etnik kimlik yalnızca kültürel aidiyet olmaktan çıkıp siyasal ve sosyal bir sınır hâline gelebilir. İnsan kendisini “biz” grubuyla tanımlarken aynı zamanda bir “öteki” de yaratabilir.
Sosyal psikoloji açısından bu durum önemlidir. İnsanların grup aidiyetleri yalnızca kimlik ve dayanışma üretmez; uygun koşullarda dış gruba karşı önyargı ve ayrımcılığın da oluşmasına zemin hazırlayabilir.
Dolayısıyla insanın “ben kimim?” sorusu zaman zaman şu soruya dönüşür:
“Ben kim değilim?”
Ve bu ikinci soru, tahakkümün psikolojik altyapısını anlamak açısından son derece önemlidir.
3. Mülkiyet: Sahip Olmaktan Yönetmeye
Mülkiyetin kendisi ile mülkiyetin toplumsal güç ilişkisine dönüşmesi birbirinden ayrılmalıdır.
Bir insanın kişisel eşyalarının olması ile bir üretim kaynağını başkalarının yaşamını belirleyebilecek ölçüde kontrol etmesi aynı şey değildir.
Ancak tarih boyunca üretim kaynaklarının belirli ellerde yoğunlaşması, ekonomik farklılıkların siyasal güce dönüşmesine zemin hazırlamıştır.
Burada sınıf kavramı önem kazanır.
Çünkü sınıf yalnızca “zengin” ve “yoksul” arasındaki gelir farkı değildir. Aynı zamanda üretim kaynaklarına, karar alma süreçlerine, bilgiye ve toplumsal prestije erişimdeki farklılaşmadır.
Böylece ekonomik güç, siyasal gücü; siyasal güç ise toplumsal normları şekillendirebilir.
Bir insanın sahip olduğu para onun yalnızca ne satın alabileceğini değil, hangi eğitim kurumuna ulaşabileceğini, hangi çevrelere girebileceğini, hangi fırsatları değerlendirebileceğini ve hatta toplumda nasıl algılanacağını etkileyebilir.
Bourdieu’nun (1986) sermaye kavramlarını ekonomik alanın ötesine taşımasının önemi burada ortaya çıkar: Ekonomik sermayenin yanında kültürel, sosyal ve sembolik sermaye de bireylerin toplumsal konumlarını etkiler.
Dolayısıyla eşitsizlik yalnızca cüzdanda değildir.
Bazen dilde, eğitimde, davranış biçimlerinde, bağlantılarda ve toplumun kişiye yüklediği değerde görünür.
4. Cinsiyet: Bedenin Toplumsal Kader Hâline Gelmesi
Toplumsal farklılaşmanın en güçlü alanlarından biri de cinsiyettir.
Biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet aynı şey değildir.
İnsan bedenindeki biyolojik farklılıkların üzerine toplum tarafından anlamlar, roller, beklentiler ve görevler inşa edilir. Böylece “kadın ne yapmalı?”, “erkek nasıl davranmalı?” gibi sorular biyolojik gerçeklikten çok kültürel normlar tarafından belirlenmeye başlanabilir.
Özellikle mülkiyet, miras, soyun devamı ve kamusal/özel alan ayrımı gibi süreçlerin bazı tarihsel toplumlarda ataerkil ilişkileri güçlendirdiği düşünülmektedir. Ancak burada da tek bir evrensel neden-sonuç zinciri kurmak yerine farklı toplumların farklı tarihsel yollar izlediğini kabul etmek gerekir.
Anarşist düşünür Murray Bookchin, tahakkümün yalnızca ekonomik sınıflarla açıklanamayacağını; patriyarka, yaş hiyerarşileri ve insanın doğa üzerindeki egemenlik anlayışı gibi daha geniş ilişkilerin de incelenmesi gerektiğini savunur (Bookchin, 1982, 1980).
Bu yaklaşım önemli bir noktaya işaret eder:
Tahakküm yalnızca devlet sarayında başlamaz.
Bazen aile içinde başlar.
Bazen okulda.
Bazen işyerinde.
Bazen bir çocuğa “sen küçüksün, sus” denildiğinde.
Bazen bir kadına “sen kadınsın, yapamazsın” denildiğinde.
Bazen bir erkeğe “erkek adam ağlamaz” denildiğinde.
Böylece toplumsal düzen yalnızca dışarıdan bireyi yönetmez; birey zamanla kendisini de toplumun kurallarına göre yönetmeye başlar.
5. Devlet, Sınır ve “Biz”
Toplumların büyümesiyle birlikte daha karmaşık siyasal örgütlenmeler ortaya çıktı. Toprakların yönetimi, güvenlik, vergilendirme, savaş ve kaynakların kontrolü gibi meseleler siyasal otoritenin merkezileşmesini güçlendirdi.
Modern devletin oluşumu ise çok daha uzun ve karmaşık bir tarihsel sürecin sonucudur. 1648 Vestfalya Barışı’nı modern ulus-devletin tek başına “başlangıç noktası” olarak göstermek tarihsel açıdan fazla basitleştirici olur. Ancak Vestfalya sonrası egemenlik anlayışının Avrupa’daki siyasal düzenin dönüşümünde önemli bir dönüm noktası olduğu söylenebilir.
Modern ulus fikrinin anlaşılmasında Benedict Anderson’ın (1983) “hayali cemaatler” yaklaşımı özellikle önemlidir. Anderson’a göre milyonlarca insan birbirini hiç tanımadığı hâlde kendilerini aynı topluluğun parçası olarak düşünebilir. Ulus, bu anlamda biyolojik bir gerçeklikten çok tarihsel ve kültürel olarak inşa edilen bir siyasal topluluk biçimidir.
Harita üzerinde çizilen bir çizgi, insan bedeninde görünmez.
Ama zihninde çok güçlü olabilir.
Bir taraf “biz”dir.
Diğer taraf “onlar”.
Ve bu ayrım bazen yalnızca pasaportlarda kalmaz.
Düşüncelere, korkulara ve önyargılara taşınır.
İnsan doğduğu ülkenin sınırlarını seçmez.
Ama o sınırların anlamını öğrenir.
İşte toplumsallaşma tam da burada devreye girer.
6. İdeolojiler: Düzeni Açıklamak mı, Düzeni Meşrulaştırmak mı?
Modern toplum karmaşıklaştıkça insanlar yalnızca “nasıl yaşayacağız?” sorusunu değil, “nasıl yaşamalıyız?” sorusunu da sormaya başladılar.
Liberalizm, sosyalizm, muhafazakârlık, milliyetçilik, anarşizm ve diğer siyasal düşünceler bu sorulara farklı cevaplar verdiler.
İdeolojiler yalnızca fikir sistemleri değildir.
Aynı zamanda dünyayı anlamlandırma araçlarıdır.
İnsan, içinde bulunduğu toplumsal düzeni açıklamak için bir düşünsel çerçeveye ihtiyaç duyar.
Fakat ideoloji iki farklı işlev görebilir:
Düzeni sorgulayabilir.
Ya da
Düzeni meşrulaştırabilir.
Bu nedenle herhangi bir ideolojinin yalnızca söylediğine değil, hangi güç ilişkilerini görünür veya görünmez kıldığına da bakmak gerekir.
Foucault’nun iktidar analizinin önemli katkılarından biri burada ortaya çıkar. İktidar yalnızca yukarıdan aşağıya uygulanan bir baskı değildir; kurumlar, normlar, bilgi biçimleri ve gündelik pratikler aracılığıyla bireylerin davranışlarını şekillendirebilir. Foucault ve Bourdieu üzerine yapılan karşılaştırmalı çalışmalar da modern iktidarın yalnızca açık zorlamayla değil, disipliner ve sembolik mekanizmalarla işlediğini vurgular (Cronin, 1996).
Bu nedenle modern insanın en önemli sorularından biri şudur:
“Bana kim hükmediyor?”
Fakat bunun yanında daha zor bir soru vardır:
“Ben, bana hükmedilmesini hangi düşünceler aracılığıyla normal kabul ediyorum?”
7. Tahakkümün En Derin Hâli: İçimize Yerleşen Sınırlar
Tahakkümün en güçlü biçimi, insanın artık dışarıdan zorlanmasına gerek kalmadığı andır.
Çünkü birey ne yapması gerektiğini kendisi söylemeye başlamıştır.
“Bunu yapamam.”
“Böyle düşünmem doğru değil.”
“İnsanlar ne der?”
“Ben kimim ki?”
“Benden daha güçlü insanlar karar verir.”
“Düzen böyle.”
“Her zaman böyleydi.”
Bu cümleler yalnızca kişisel düşünceler gibi görünür.
Oysa bunların önemli bir bölümü toplumsallaşma sürecinde öğrenilir.
Bu açıdan kişisel gelişim ile toplumsal özgürlük birbirinden tamamen ayrı düşünülemez.
Özgüven yalnızca bireyin kendisini sevmesi değildir.
Özerklik yalnızca kendi kararını vermesi değildir.
Kişisel gelişimin daha derin anlamı, bireyin kendisine öğretilmiş sınırları fark edebilmesi ve bunların hangilerinin gerçekten kendi ihtiyaçlarından, hangilerinin ise toplumsal baskılardan kaynaklandığını ayırt edebilmesidir.
Öz-belirleme kuramı da bireyin psikolojik gelişimi açısından özerklik, yeterlik ve ilişkilenme ihtiyaçlarının temel önem taşıdığını ileri sürer. Bu ihtiyaçların desteklenmediği sosyal ortamların motivasyonu ve gelişimi zayıflatabileceği belirtilmektedir (Deci et al., 1991).
Dolayısıyla özgür insan yalnızca istediğini yapan insan değildir.
Neden istediğini bildiği için seçim yapabilen insandır.
8. Sınırların Olmadığı Bir Dünya Gerçekten Mümkün mü?
Şimdi daha radikal bir soru sorabiliriz:
Bütün sınırlar ortadan kalksaydı ne olurdu?
Devlet sınırlarının olmadığı, insanların doğduğu yere göre farklı haklara sahip olmadığı, kaynakların ortak değerlendirildiği, ekonomik sınıfların ortadan kalktığı, cinsiyetin insanın toplumsal değerini belirlemediği ve hiçbir insanın başka bir insan üzerinde kalıcı egemenlik kuramadığı bir dünya…
Bu düşünce ilk bakışta ütopik görünür.
Ve gerçekten de içinde güçlü bir ütopya vardır.
Savaşların azalması, askeri harcamaların toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesi, insanların serbestçe hareket edebilmesi, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların piyasa gücünden bağımsız hâle gelmesi, doğum yeri nedeniyle oluşan fırsat eşitsizliklerinin azalması böyle bir dünyanın olumlu ihtimalleridir.
Ancak başka bir risk de vardır:
Farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmak, özgürlüğü de ortadan kaldırabilir.
Çünkü insanlığın amacı herkesin aynı olması değildir.
Amaç, insanların farklı olabilme özgürlüğüne sahip olmasıdır.
Tek dil,
tek kültür,
tek ideoloji,
tek yaşam biçimi,
tek ahlak,
tek siyasal doğru
üzerinden kurulmuş bir “eşitlik”, aslında başka bir tahakküm biçimine dönüşebilir.
Bu nedenle gerçek özgürlük, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, farklılıkların hiyerarşiye dönüştürülmemesidir.
9. Anarşist Perspektif: Devletsizlikten Önce Tahakkümsüzlük
Anarşizmi yalnızca “devlet olmasın” şeklinde okumak, anarşist düşüncenin daha geniş özgürlük anlayışını daraltır.
Anarşist düşüncenin temel sorularından biri şudur:
Bir insanın başka bir insan üzerinde neden yönetme hakkı olsun?
Étienne de La Boétie’nin gönüllü kulluk üzerine düşüncelerinden Foucault’nun iktidar ve itaat analizlerine kadar uzanan çizgide önemli meselelerden biri, insanların yalnızca zor kullanıldığı için değil, iktidarı çeşitli biçimlerde içselleştirdiği için de itaat edebildiğidir (Newman, 2022).
Kropotkin ise insan topluluklarının yalnızca rekabet üzerinden değil, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma üzerinden de örgütlenebileceğini savunmuştur. Ona göre karşılıklı yardım, insan topluluklarının tarihsel gelişiminde önemli bir güçtür (Kropotkin, 1902). Modern araştırmalar da Kropotkin’in karşılıklı yardım düşüncesinin tarihsel bağlamını ve evrimsel işbirliği anlayışını yeniden tartışmaktadır.
Burada anarşist düşüncenin asıl radikal önerisi ortaya çıkar:
Toplumun düzenli olabilmesi için mutlaka birilerinin diğerlerini yönetmesi gerekir mi?
Belki de sorun “yönetim” ile “örgütlenme” arasındaki farkı yeterince ayırt edemememizdir.
İnsanlar örgütlenebilir.
Birlikte karar verebilir.
Ortak kaynakları yönetebilir.
Yerel topluluklar oluşturabilir.
Federasyonlar kurabilir.
Kooperatifler oluşturabilir.
Birbirlerine yardım edebilir.
Fakat bunların hiçbirinin kalıcı bir egemenlik ilişkisine dönüşmesi zorunlu değildir.
Kropotkin’in karşılıklı yardım yaklaşımı tam da burada önem kazanır: İnsan topluluklarının yalnızca rekabet ve zor aracılığıyla değil, dayanışma ve karşılıklı destek yoluyla da varlığını sürdürebileceği fikri, özgürlüğü toplumsal bağlardan kopuş olarak değil, özgür insanlar arasındaki dayanışma olarak düşünmeye imkân verir.
10. Bookchin ve Hiyerarşinin Kökleri
Murray Bookchin’in sosyal ekoloji yaklaşımı ise sorunu daha da genişletir.
Bookchin’e göre insanın insan üzerindeki tahakkümü ile doğanın tahakküm altına alınması arasında ilişki vardır. Dolayısıyla yalnızca ekonomik sömürüyü ortadan kaldırmak yeterli değildir; hiyerarşik düşüncenin kendisinin sorgulanması gerekir (Bookchin, 1982).
Bu perspektiften bakıldığında mesele yalnızca:
“Zenginler ve yoksullar”
değildir.
Aynı zamanda:
“Yönetenler ve yönetilenler”
“Karar verenler ve itaat edenler”
“Merkez ve çevre”
“Erkek ve kadın”
“İnsan ve doğa”
“Biz ve onlar”
gibi ikiliklerdir.
Bu nedenle özgürlüğün önündeki temel engel yalnızca bir kurum değildir.
Bir ilişki biçimidir.
Tahakküm, bir insanın diğer insan üzerinde kendisini üstün bir konuma yerleştirmesidir.
Ve özgürlük, bu üstünlük ilişkisinin çözülmesidir.
11. Çözüm: Sınırları Yok Etmek Değil, Tahakkümü Yok Etmek
İnsanlık bütün sınırlarını bir gecede ortadan kaldıramaz.
Üstelik bunu yapmaya çalışmak yeni sorunlar yaratabilir.
Daha gerçekçi ve özgürlükçü hedef şudur:
Sınırların insan üzerindeki egemenliğini azaltmak.
Bunun için beş temel dönüşüm düşünülebilir:
1. Siyasal özgürlük
İnsanların kendilerini yöneten karar mekanizmalarına gerçek anlamda katılabilmesi.
2. Ekonomik özgürlük
İnsanın hayatta kalmak için başka bir insanın ekonomik iradesine mutlak biçimde bağımlı olmamasını sağlayacak ortaklaşmacı, kooperatif ve dayanışmacı modellerin güçlendirilmesi.
3. Kültürel özgürlük
Dil, kültür, inanç ve yaşam biçimlerinin korunması; ancak hiçbir kültürel kimliğin diğerinden üstün kabul edilmemesi.
4. Psikolojik özgürlük
Bireyin kendisine öğretilmiş korkuları, önyargıları ve itaat kalıplarını sorgulayabilmesi.
5. Ekolojik özgürlük
Doğayı yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak değil, insan yaşamının ortak zemini olarak görmek.
Bu yaklaşımda amaç bütün insanların aynı olması değildir.
Amaç, insanların eşit değerde fakat farklı olabilmesidir.
12. Sonuç: İnsanlığın Geleceği Daha Fazla Sınırda Değil
İnsanlık tarihi, bir bakıma sınırların tarihidir.
Toprak sınırları çizdik.
Mülkiyet sınırları çizdik.
Sınıf sınırları çizdik.
Cinsiyet sınırları çizdik.
Etnik sınırlar çizdik.
Devlet sınırları çizdik.
Dinsel ve ideolojik sınırlar çizdik.
Sonra bu sınırları korumak için kurumlar kurduk.
Kurumları korumak için yasalar yaptık.
Yasaları korumak için cezalar geliştirdik.
Ve zamanla bazı sınırların doğal, değişmez ve vazgeçilmez olduğuna inanmaya başladık.
Oysa tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur:
Toplumsal düzenlerin büyük bölümü insan yapımıdır.
İnsan yapımı olan ise yeniden düşünülebilir.
Bu nedenle geleceğin sorusu “Hangi sınırlar tamamen yok edilmelidir?” sorusu olmamalıdır.
Daha temel soru şudur:
Hangi sınırlar insanları koruyor, hangi sınırlar insanları yönetiyor?
Bir sınır kültürü koruyabilir.
Ama bir insanı başka bir insandan üstün kılıyorsa tahakküme dönüşebilir.
Bir kimlik insana aidiyet verebilir.
Ama başka bir insanı değersizleştiriyorsa ayrımcılığa dönüşebilir.
Bir devlet güvenlik sağlayabilir.
Ama bireyin bütün kararlarını kendi adına vermeye başladığında özgürlüğü sınırlayabilir.
Bir mülkiyet insanın kişisel alanını koruyabilir.
Ama başkalarının yaşamını belirleme gücüne dönüştüğünde tahakküm yaratabilir.
Dolayısıyla mesele sınırların varlığı değil, sınırların arkasında kimin ne kadar güç biriktirdiğidir.
Belki de insanlığın geleceği, bütün farklılıkları ortadan kaldıran tek tip bir dünya değildir.
Tam tersine;
farklılıkların özgürce yaşayabildiği, fakat hiçbir farklılığın üstünlük gerekçesine dönüşemediği bir dünya olabilir.
Kropotkin’in karşılıklı yardım düşüncesi, Bookchin’in hiyerarşi eleştirisi, Foucault’nun iktidarın gündelik ve içsel biçimlerine yönelik analizi ve sosyal psikolojinin insanın aidiyet, özerklik ve grup davranışlarına ilişkin bulguları aynı noktada buluşabilecek bir düşünsel alan açmaktadır:
İnsan özgürlüğü yalnızca zincirlerin kırılması değildir.
Zincirin artık gerekli olduğuna inanmamaktır.
Daha da önemlisi, başkasını zincire vurma hakkımız olmadığını anlamaktır.
Bu nedenle gerçek özgürlük, “benden kimse sorumlu olmasın” demek kadar basit değildir.
Gerçek özgürlük:
“Benim üzerimde tahakküm kurma; ben de senin üzerinde tahakküm kurmayayım. Farklı olalım, fakat birbirimizi yönetmek yerine birlikte yaşayalım.”
belki de diyebilmektir.
Anarşist düşüncenin en güçlü felsefi imkânı tam burada ortaya çıkar:
Özgür bir toplum, herkesin aynı olduğu toplum değil; hiç kimsenin diğerinden daha fazla insan olmadığı toplumdur.
Ve insanlığın geleceği belki de yeni sınırlar çizmekte değil,
tahakkümün sınırlarını aşmakta yatmaktadır.