Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hayrettin Bulut makalesinde;
Bazı tarihler vardır ki yalnızca takvim yapraklarında yer almaz; bir milletin kaderine, hafızasına ve geleceğine kazınır. O tarihler, yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğe bırakılmış birer pusuladır. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinde böylesine derin anlamlar taşıyan iki tarih vardır ki, aradan geçen bir asra rağmen hâlâ aynı heyecanı, aynı inancı ve aynı sorumluluğu hatırlatmaktadır.
23 Temmuz 1919… Erzurum Kongresi.
İşgal altındaki bir vatanda, umudun tükenmeye yüz tuttuğu günlerde Anadolu’nun bağrından yükselen en güçlü iradenin adıdır Erzurum Kongresi. Mustafa Kemal Paşa ve dava arkadaşlarının öncülüğünde toplanan kongrede yalnızca bir direniş planı hazırlanmadı; aynı zamanda bağımsız bir devletin fikrî temelleri atıldı.
O gün dile getirilen “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” sözü, yalnızca dönemin şartlarına verilmiş bir cevap değildi. Bu cümle, Türk milletinin kendi kaderini kendisinin belirleyeceğini ilan eden tarihî bir manifestoydu.
Ardından gelen Sivas Kongresi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, Sakarya Meydan Muharebesi, Büyük Taarruz ve nihayet Cumhuriyet’in ilanı, işte bu iradenin adım adım ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Aradan dört yıl geçti.
24 Temmuz 1923… Lozan Barış Antlaşması.
Silahla kazanılan zafer, diplomasi masasında tescillendi. Lozan, yalnızca bir barış antlaşması değildir; bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda tanındığı, egemenliğinin kabul edildiği ve milletimizin vatan üzerindeki hakkının hukuk önünde kayıt altına alındığı tarihî bir dönüm noktasıdır.
Bu nedenle 23 Temmuz ile 24 Temmuz arasındaki yalnızca bir günlük zaman farkı değildir.
Birinde millet iradesi ayağa kalkmış, diğerinde ise dünya o iradeyi kabul etmek zorunda kalmıştır.
Bugün yaşanan bazı siyasi gelişmelerin, tam da bu tarihlerin yıl dönümünde gerçekleşmesi, birçok vatandaş tarafından sıradan bir tesadüf olarak değil; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine gönderme yapan sembolik bir tercih olarak değerlendirilmektedir.
Cuma günü Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde edilen dualarla başlayan yeni siyasi yürüyüş de bu çerçevede yorumlanmaktadır.
Bu değerlendirmeye göre verilen mesaj nettir:
Türkiye’nin ikinci yüzyılında yeniden birlik, beraberlik, hukuk ve millet iradesi etrafında buluşma arzusu…
Çünkü toplumun geniş kesimlerinde uzun zamandır hissedilen ortak beklentiler vardır.
İnsanlar kavga değil kardeşlik istiyor.
Kutuplaşma değil ortak akıl arıyor.
Baskı değil özgürlük talep ediyor.
Kayırmacılık yerine liyakatı görmek istiyor.
Güçlülerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü özlüyor.
Belki de bu nedenle meydanlarda toplanan kalabalıklar yalnızca bir siyasi organizasyona katılmıyor.
Onlar aynı zamanda umut arıyor.
Adalet arıyor.
Eşitlik arıyor.
Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinin yeniden güçlü biçimde yaşatılmasını istiyor.
Siyasi hareketlerin başarısı yalnızca milletvekili sayısıyla ölçülmez.
91 milletvekiliyle çıkılan bir yol elbette önemli bir başlangıçtır.
Ancak asıl güç, milletin gönlünde karşılık bulabilmektir.
Çünkü tarih göstermiştir ki hiçbir siyasi hareket, toplumun vicdanında yer edinmeden kalıcı bir başarı elde edemez.
Milletin desteği sandıktan önce yürekte başlar.
Bugün Türkiye’nin önünde duran temel meseleler yalnızca ekonomik değildir.
Hukukun üstünlüğü…
Adalet…
Şeffaf yönetim…
Liyakat…
Eğitim…
Üretim…
Gençlerin geleceğe güvenle bakabilmesi…
Kadınların, emeklilerin, çiftçilerin, işçilerin ve esnafın hak ettiği yaşam standartlarına kavuşabilmesi…
İşte toplumun gündemindeki esas başlıklar bunlardır.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken en büyük ihtiyaç; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emanet ettiği Cumhuriyet’i demokrasiyle güçlendirmek, laikliği toplumsal barışın temel güvencesi olarak korumak, hukukun herkes için eşit uygulanmasını sağlamak ve millet egemenliğini devlet yönetiminin vazgeçilmez ilkesi hâline getirmektir.
Bu noktada sıkça dile getirilen Kuvâ-yi Milliye ruhu da yalnızca tarih kitaplarında kalan askerî bir mücadele değildir.
Kuvâ-yi Milliye;
Haksızlık karşısında susmamaktır.
Millet iradesine sahip çıkmaktır.
Yoksulluğa teslim olmamaktır.
Kul hakkını korumaktır.
Adalet terazisini yeniden dengeye getirmektir.
Üreteni desteklemek, emeğe değer vermek ve ortak geleceği birlikte inşa etmektir.
Türk milleti tarih boyunca en zor zamanlarda dahi umudunu kaybetmemiştir.
Çanakkale’de imkânsız denilen başarılmıştır.
Sakarya’da geri çekiliş durmuş, yeniden ayağa kalkılmıştır.
Dumlupınar’da bağımsızlık kesin zafere ulaşmıştır.
Cumhuriyet ise bu büyük mücadelenin en değerli eseridir.
Aynı millet gerektiğinde bugün de geleceğini kendi iradesiyle belirleme gücüne sahiptir.
Bugün tartışılan konu yalnızca bir siyasi parti meselesi değildir.
Mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılında hukuk devletinin ne kadar güçleneceğidir.
Mesele, gençlerin ülkelerinde umut görüp göremeyeceğidir.
Mesele, çiftçinin toprağına, işçinin emeğine, emeklinin alın terine hak ettiği değerin verilip verilmeyeceğidir.
Ve belki de en önemlisi;
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.” sözünün yalnızca resmî binaların duvarlarında yazılı bir ifade olarak mı kalacağı, yoksa devlet yönetiminin yaşayan temel ilkesi olarak mı varlığını sürdüreceğidir.
Tarih yeniden yazılmaz.
Ancak tarihten ders alan milletler, yeniden ayağa kalkabilir.
Belki de bugün başlayan yürüyüş, Cumhuriyet’in kuruluş ruhunu yeniden hatırlamanın; demokrasiyi, hukuku, adaleti ve millet iradesini geleceğe taşıma arzusunun yeni bir ifadesidir.
Çünkü bu topraklar, umudunu kaybetmeyenlerin; birlikten güç alanların ve geleceğine sahip çıkanların vatanıdır.
Ne Mutlu Türküm Diyene!
Vatana ve millete hayırlı olsun.